Dört farklı ada, tek bir yolculuk: Saronik dörtlüsü

SEMRA YEŞİL – Atina denildiğinde çoğumuzun zihninde önce Akropolis belirir. Ardından Plaka’nın dar sokakları, Syntagma Meydanı’nın kalabalığı ve hiç dinmeyen şehir telaşı… Oysa bu hareketli başkentin hemen yanı başında, Saronik Körfezi’nin dingin sularında bambaşka bir dünya uzanır.

Pire Limanı’ndan hareket eden feribotlara bindiğinizde, yalnızca kısa bir deniz yolculuğuyla dört farklı adaya ulaşabilirsiniz: Aegina, Poros, Spetses ve Hydra. Aynı körfezi paylaşmalarına rağmen her biri kendine özgü bir karaktere, ayrı bir ruha sahip.

Aegina, antik çağlardan kalan izleri ve bereketli fıstık bahçeleriyle ziyaretçilerini karşılar. Poros, çam ormanlarının denize kadar indiği huzurlu koylarında doğayla baş başa kalmanın keyfini yaşatır. Spetses, zarif konakları ve denizcilik geçmişiyle geçmişi bugüne taşırken, Hydra, otomobilsiz sokaklarında zamanı yavaşlatır, hatta bazen tamamen durdurur.

“Saronik dörtlüsü”nü özel kılan yalnızca görülecek yerleri değildir. Sabahları liman kahvelerinde başlayan hayat, taş sokaklarda yapılan uzun yürüyüşlerle devam eder. Akşamları ise denize karşı kurulan sofralarda son bulur. Burada kimsenin acelesi yoktur. Günün akışını saatler değil, deniz belirler… Belki de bu yüzden her ada farklı bir hikâye anlatsa da sonunda hepsi Ege’nin sade, sakin ve zamansız güzelliğinde birleşir. 

Tarihle doğanın iç içe geçtiği ada: Aegina

Saronik Adaları’nın en hareketli duraklarından biri olan Aegina, Atina’ya yakınlığı sayesinde yılın her döneminde canlılığını koruyor. Yaklaşık kırk dakikalık feribot yolculuğunun ardından ulaşılan ada, ilk bakışta deniz boyunca sıralanan kafe ve tavernalarıyla tipik bir Yunan adası izlenimi bırakıyor. Ancak limandan birkaç adım uzaklaştığınızda Aegina’nın asıl hikâyesi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor.

Modern Yunanistan’ın ilk başkenti olan ada, yüzyıllar boyunca önemli bir ticaret merkezi olmuş. Günümüzde ise adı, dünyanın en kaliteli fıstıkları arasında gösterilen Aegina fıstığıyla anılıyor. Yol boyunca uzanan fıstık bahçeleri ve zeytinlikler, adanın bereketli topraklarını daha ilk dakikalardan hissettiriyor.

Aegina‘nın en önemli tarihî mirası, çam ağaçlarıyla çevrili bir tepenin üzerinde yükselen Aphaia Tapınağı. MÖ 5. yüzyıldan günümüze ulaşan bu görkemli yapı yalnızca antik çağ meraklılarını değil, bulunduğu noktadan görülen eşsiz manzarayla fotoğraf tutkunlarını da etkiliyor.

Kolona Tepesi’ndeki Apollon Tapınağı’nın bugün ayakta kalan tek sütunu ise adanın simgesi hâline gelmiş. Gün batımındaki siluetiyle Aegina‘nın hafızalara kazınan görüntülerinden birini oluşturuyor. Ama bana göre adanın gerçek ruhu, merkezden biraz uzaklaştığınızda başlıyor.

Perdika… 

Beyaz boyalı evleri, begonvillerle süslenmiş dar sokakları ve küçük balıkçı tekneleriyle Ege’nin en sakin köşelerinden biri. Gitmeden önce Perdika ile ilgili birçok güzel şey okumuştum. Gidince ben de kendi cümlemi ekledim:

“Eğer bir gün kimsenin seni bulup rahatsız etmesini istemezsen; şehirlerin kalabalığından, gürültüsünden ve bitmeyen telaşından yorulursan, huzurun hâlâ mümkün olduğuna inanmak istersen… Perdika‘ya git.”

Bu cümleyi kurmama neden olan şey yalnızca manzara değildi. Burada zamanın gerçekten daha yavaş aktığını hissediyorsunuz. İnsanlar acele etmiyor, kimse bir yere yetişmeye çalışmıyor. Deniz kıyısında oturup yalnızca tekneleri izlemek bile başlı başına bir mutluluk sebebi… 

Köyün hemen karşısındaki Moni Adacığı ise berrak denizi ve doğal yaşamıyla günübirlik dinlenmelerin vazgeçilmez duraklarından. Aegina‘nın kültürel kimliğini zenginleştiren ayrıntılardan biri de dünyaca ünlü yazar Nikos Kazantzakis’in yaşamının bir dönemini burada geçirmiş ve ölümsüz eseri Zorba’yı bu adada tamamlamış olması.

Yine de Aegina‘dan aklımda kalan ilk şey tarih değil. Arnavut kaldırımlı sokaklarda amaçsızca dolaşmak… Rengârenk vitrinlere göz gezdirmek… Şapkacılara, çiçekçilere, fıstık dükkânlarına selam vermek… Deniz kıyısında kahve ya da bir kadeh içki molası vermek… Hiçbir şey yapmadan saatler geçirebilmek… Sanırım Aegina bana en çok bunu öğretti.

Adanın merkezinde hayat liman çevresinde akıyor. Neoklasik yapılar, küçük dükkânlar, balık pazarı ve deniz kenarındaki tavernalar gün boyu canlılığını koruyor. Tarihî mirası, doğal güzellikleri ve insanı yavaşlatan yaşam ritmiyle Aegina, Saronik Adaları’nı keşfetmeye başlamak için belki de en doğru adres. Çünkü buradan ayrılırken bavulunuzda birkaç paket fıstıktan çok daha fazlasını götürüyorsunuz.

Çam ormanlarıyla deniz arasında: Poros

Saronik Körfezi’nin en yeşil adası olarak anılan Poros, daha limana yaklaşırken yamaçlara yaslanmış beyaz evleri, kırmızı kiremitli çatıları ve tepenin üzerinde yükselen Saat Kulesi ile kartpostaldan çıkmış bir manzara gibi karşılıyor sizi… 

Poros‘u farklı kılan yalnızca güzelliği değil. Aslında dar bir boğazla birbirine bağlanan iki küçük adadan oluşuyor. Tarihî yerleşimin bulunduğu Sphairia ile yemyeşil çam ormanlarının kapladığı Kalavria, kültürle doğayı aynı adada buluşturuyor.

Kalavria, antik dönemde deniz tanrısı Poseidon’a adanan kutsal alanlardan biri. Günümüze ulaşan tapınak kalıntıları, adanın binlerce yıllık geçmişinin sessiz tanıkları arasında yer alıyor. Daha yakın tarihte ise Poros, modern Yunanistan’ın denizcilik tarihinde önemli bir rol üstlenmiş, uzun yıllar donanmanın önemli üslerinden biri olmuş. 

Ama bana göre Poros‘un asıl güzelliği sokaklarında saklı. Limanın hemen arkasından başlayan dar yollar, begonvillerin gölgelediği avluların arasından kıvrılarak yukarı çıkıyor. Her köşe başında küçük bir meydan, eski bir taş ev ya da denize açılan yeni bir manzara çıkıyor karşınıza. Ada büyük olmadığı için yürümek en keyifli keşif yöntemi. İsterseniz bisiklet kiralayabilir, isterseniz hiçbir plan yapmadan sokakların sizi götürdüğü yere kadar yürüyebilirsiniz.

Yokuşun sonunda ulaşılan Saat Kulesi ise Poros‘un en güzel seyir noktası. Buradan bakınca bir tarafta liman, diğer tarafta ise yalnızca birkaç yüz metre ötedeki anakaradaki Galatas kıyıları aynı kareye sığıyor. 

Poros‘un en büyük zenginliği ise doğası. Denize kadar uzanan çam ormanları, yaz sıcağında bile gölge sunuyor. Akşam olduğunda liman boyunca sıralanan tavernalar hareketlenmeye başlıyor. Günlük deniz ürünleri, zeytinyağlı mezeler ve Ege mutfağının lezzetleri uzun sohbetlere eşlik ediyor. 

Tatlı severler için ise limanın birkaç adım gerisindeki küçük aile işletmesi Glykisma adeta gizli bir hazine. Çıtır katmanlı baklavası, ipeksi dokusuyla “galaktoboureko”su ve portakal aromalı “portokalopita”sı, kahvenin yanına söylenebilecek en güzel eşlikçilerden… 

Poros‘tan ayrılırken akılda kalan şey denizle çam kokusunun birbirine karıştığı o eşsiz hava… Rüzgârın taşıdığı reçine kokusu ve insanın içini fark ettirmeden dolduran o derin huzur… Belki de Poros‘un gerçek güzelliği tam burada saklı.

Saronik’in en zarif adası: Spetses

“Saronik dörtlüsü” içinde ilk bakışta en zarif görünen ada hangisi diye sorsalar, hiç düşünmeden “Spetses” derim. Feribot Dapia Limanı’na yanaşırken, deniz kıyısına sıralanmış muhteşem konaklar, begonvillerin sardığı taş evler ve marinada usulca salınan yelkenliler adanın karakterini daha ilk dakikada ele veriyor. 

Antik Çağ’da yoğun çam ormanları nedeniyle “çamlarla kaplı ada” olarak anılan Spetses, bugün de bu doğal dokusunu büyük ölçüde koruyor. Ancak onu özel yapan yalnızca doğası değil. Ada, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın en önemli merkezlerinden biri olarak tarihte de ayrıcalıklı bir yere sahip. 

Bu tarihin en güçlü simgesi ise Laskarina Bouboulina. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı verilen bağımsızlık mücadelesinin efsanevi kadın kahramanı, servetini ve gemilerini savaş için seferber etmiş, cesaretiyle yalnızca Spetses‘in değil, bütün Yunanistan’ın hafızasında unutulmaz bir yer edinmiş. Bugün müze olarak gezilebilen konağı, adanın en önemli duraklarından biri.

Adaya adımınızı attığınız anda sizi karşılayan ilk duygu, dinginlik oluyor. Motorlu araç kullanımının oldukça sınırlı olması, Spetses‘in en belirgin özelliklerinden biri. Ulaşımın büyük bölümü yürüyerek, bisikletle ya da faytonlarla sağlanıyor. Faytonların taş sokaklarda yankılanan ritmik sesi, adanın fon müziği gibi. 

Liman boyunca uzanan yürüyüş yolu ise Spetses‘in en keyifli rotası. Bir yanda deniz… Diğer yanda zarif konaklar… Aralarda küçük kafeler, butik dükkânlar ve gölgeli meydanlar… Burada yürümek bir yerden bir yere gitmekten çok, bulunduğunuz anın tadını çıkarmaya dönüşüyor.

Gündüzleri Dapia Limanı canlı ve hareketli. Kahveler doluyor, tekneler geliyor gidiyor, bisikletliler sahil boyunca süzülüyor. Akşam olduğunda ise adanın ritmi değişiyor. Hayat bu kez Eski Liman çevresinde toplanıyor. Loş ışıklarla aydınlanan restoranlar, küçük marinalarda sallanan tekneler ve denize karşı uzayan akşam yemekleri, Spetses‘e romantik bir hava katıyor. Adanın çevresindeki koylar da en az merkezi kadar güzel.

Agia Marina ve Kaiki Beach, berrak suları ve sakin atmosferleriyle yaz günlerinin vazgeçilmez adresleri arasında. Bu plajlara faytonla ya da küçük minibüslerle ulaşılıyor. 

İsterseniz adayı çevreleyen sahil yolunda yürüyebilir, isterseniz kısa bir fayton turuna çıkabilirsiniz. Ama bana sorarsanız Spetses‘in en güzel anı, hiçbir şey yapmadan limanda oturup etrafı seyretmektir. Çünkü burada hayatın en büyük gösterisi, acele etmeden yaşanıyor. Spetses‘ten ayrılırken aklınızda yalnızca güzel konaklar ya da mavi deniz kalmıyor. Zarafetin gürültüyle değil, sadelikle de var olabileceğini hatırlıyorsunuz. Belki de bu yüzden Spetses, Saronik Adaları içinde insanın en geç veda ettiği yerlerden biri oluyor.

Sessizliğin hüküm sürdüğü ada: Hydra

Saronik Adaları arasında en kendine özgü kimliğe sahip olan ada burası. Feribot doğal limana yaklaşırken, amfi tiyatro gibi yamaçlara yayılan taş konaklar, kıyıya sıralanmış balıkçı tekneleri ve denize doğru inen dar sokaklar, insanı daha ilk anda başka bir zamana götürüyor. Hydra‘yı diğer Yunan adalarından ayıran en önemli özellik ise, sessizliği. Burada motorlu araçlar neredeyse tamamen yasak.

Ne otomobil var… Ne motosiklet… Ne şehir hayatının vazgeçilmez gürültüsü… Ne de yüksek tonlu müzik… Onun yerine martıların sesi, kıyıya vuran dalgalar, limana girip çıkan teknelerin hafif uğultusu ve yük taşıyan katırların taş sokaklarda yankılanan nal sesleri duyuluyor.

Valizler, market alışverişleri, hatta inşaat malzemeleri bile hâlâ katırlar ya da el arabalarıyla taşınıyor. Buna rağmen sokaklar şaşırtıcı ölçüde temiz. Ada, yıllardır korumayı başardığı düzeni ve sadeliğiyle ziyaretçilerine bambaşka bir yaşam biçimi sunuyor. Belki de Hydra‘nın en büyük zenginliği tam da bu.

Limanın hemen arkasından başlayan taş sokaklar, begonvillerin gölgelediği avluların arasından kıvrılarak yukarı çıkıyor. Her köşe başında eski bir taş konak, küçük bir meydan ya da Ege’nin sonsuz maviliğine açılan yeni bir manzara karşılıyor sizi. Hydra‘da yürümek adanın ruhunu anlamanın en güzel yolu. Her sokak yeni bir ayrıntı, her dönüş yeni bir fotoğraf karesi sunuyor.

Tüm bunların yanı sıra Hydra, 18. ve 19. yüzyıllarda güçlü ticaret filosuyla Akdeniz’in önemli denizcilik merkezlerinden bir olarak Yunan Bağımsızlık Savaşı’nda da donanmasıyla kritik bir rol üstlenmiş. Liman çevresinde yükselen görkemli taş konaklar, o zengin denizcilik döneminin günümüze ulaşan sessiz tanıkları. Hydra Tarih Arşivi Müzesi ise gemi maketlerinden haritalara, eski belgelerden denizcilik eşyalarına kadar uzanan koleksiyonuyla bu geçmişi yaşatmayı sürdürüyor.

Ancak Hydra‘nın hikâyesi yalnızca tarihten ibaret değil. Ada uzun yıllardır sanatçıların da sığınağı olmuş. Ressamlar… Fotoğrafçılar… Yazarlar… Müzisyenler… Hepsi bu sessiz atmosferden ilham almış. Bu isimlerin en bilineni ise Leonard Cohen. 1960’lı yıllarda Hydra‘ya yerleşen Kanadalı sanatçı, uzun yıllar burada yaşamış; şarkılarının ve yazdıklarının önemli bir bölümünü bu adanın dinginliğinden beslenerek üretmiş.

Hydra‘da deniz, daha çok kayalık kıyılarla buluşuyor. Spilia ve Hydronetta, limana birkaç dakikalık yürüyüş mesafesinde bulunuyor. Biraz daha uzaklaşmak isteyenleri ise Vlychos, Bisti ve Agios Nikolaos’un cam gibi berrak suları karşılıyor. Kayalıklardan denize girmek ilk anda biraz cesaret istese de suya kavuştuğunuz an bütün tereddütleriniz geride kalıyor. Ege’nin bu kadar berrak olduğu çok az yer gördüm.

Akşam saatlerinde liman yeniden hareketleniyor. Masalar denizin hemen kıyısına kuruluyor. Izgara ahtapotlar… Günün taze balıkları… Kalamar… Zeytinyağlı mezeler… Kadehler yavaş yavaş doluyor. Ama burada sofraların en güzel yanı yemekler değil, kimsenin kalkmak için acele etmemesi.

Adadan ayrılırken geriye yalnızca güzel fotoğraflar kalmıyor. İnsan, uzun zamandır unuttuğu bir duyguyu da yanında götürüyor. Sessizliği… Çünkü günümüz dünyasında sessizlik ulaşılması giderek zorlaşan bir durum… Hydra ise bunu hâlâ koruyabilen ender yerlerden biri.

Son söz: Dört ada, dört karakter

Aynı körfezin sularında yan yana duran dört ada… Her biri bambaşka bir ruh taşıyor.

Aegina, bereketli toprakları, antik geçmişi ve insanı yavaşlatan gündelik yaşamıyla karşılıyor sizi. Poros, çam kokusunun denizle buluştuğu koylarında doğanın sessizliğini fısıldıyor. Spetses, zarif konakları ve denizcilik geleneğiyle geçmişi bugüne taşıyor. Hydra ise otomobilsiz sokaklarında, modern hayatın unutturduğu bir duyguyu yeniden hatırlatıyor: Sessizliği… 

“Saronik dörtlüsü”nü özel yapan şey, görülecek yerlerinin çokluğu değil. Sabah limanda içilen bir kahve… Gölgeli bir sokakta rastlanan yaşlı bir kedi… Bir balıkçı teknesinin usulca limana dönüşü… Belki bu yüzden Saronik Adaları’ndan ayrılırken bavulunuza yalnızca birkaç hediyelik eşya koymuyorsunuz. Biraz dinginlik… Biraz yavaşlık… Biraz sakinlik… 

Çünkü bazı yolculuklar, size yeni yerler göstermekten çok, unuttuğunuz duyguları hatırlatıyor. “Saronik dörtlüsü” de tam olarak böyle bir yolculuk.

Bazı adalar görülür. Bazıları ise yaşanır. “Saronik dörtlüsü”, ikinci gruba giriyor.

Related Images: