RAŞEL RAKELLA ASAL – Birkaç hafta önce en yakın arkadaşlarımla akşam yemeğindeydik. Masanın üzerinde dört telefon vardı; ekranları yukarı dönük. Hiçbirimiz tam olarak telefonlarımızla ilgilenmiyorduk ama ekran her aydınlandığında gözümüz ister istemez oraya kayıyordu. Ve her seferinde, tam biri gerçekten içinden gelen bir şeyi söylemeye hazırlanırken, bir titreşim gözlerden birini iki saniyeliğine başka yere çekiyor ve o an… kaybolup gidiyordu. Kimse özür dilemiyordu. Hatta herkes bu davranışı doğal bir tepki olarak algılıyordu.
Bazı evli çiftleri görüyorum. Bir kafede sessizliği gömülmüş oturuyorlar. Aynı yatağı, aynı evi, koca bir hayatı paylaşmışlar ama bir yerlerde, içlerinde gerçekten olup biteni paylaşmayı bırakmışlar. Aralarında hiçbir iletişim kalmamış.
Komşuluklar da böyle, artık aynı apartmanda oturanlar birbirlerinden habersiz. Kimse kimseyi tanımıyor. Türkiye genelinde yapılan bir araştırma, Türk halkının yüzde 63,3 ünün komşuluk ilişkilerinin eskisi kadar güçlü olmadığını, yüzde 31,2’sinin ise bu ilişkilerin tamamen sona erdiğini düşündüğünü ortaya koyuyor. Oysa bizim geleneklerimiz öyle mi? “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözü tarihe karıştı.
Eskiden komşularımızla sıkı bir iletişim halindeydik, birbirimize yardım eder, sevinç ve üzüntülerimizi paylaşır, komşuluk ilişkileri sayesinde kendimizi güvende hissederdik. Ancak apartmanda kurulan WhatsApp grupları komşuların sadece bilgi paylaşımında değil, güvenlik sorunları ya da acil durumlar gibi durumlarda ortak çözümler üretmelerini sağlıyor. Tüm bu yazışmaların kolaylığına rağmen sanal komşuluklar, geleneksel ilişkilerin sıcaklığını ve samimiyetini yansıtmıyor.
İnsanlar, komşularıyla sürekli etkileşimde bulunur, karşılıklı yardımlaşır ve güvenlik konusunda birbirlerine destek olurlar. Ayrıca aidiyet duygusu açısından da büyük bir işlev görürdü. Apartman kültürü ve site yaşamı, sosyal etkileşimi azalttı. İnsanlar daha çok kendi özel alanlarına çekildi ve komşularla yalnızca ihtiyaç duyduklarında iletişim kurmaya başladı. Yaygın olan sıcak, samimi ilişkiler, yardımlaşma, apartmanlarda daha yüzeysel hale geldi.
Çarşıda ve esnaf komşuluklarında da benzer bir dönüşüm yaşandığını gözlüyorum. Eskiden mahalle ve çarşı esnafı, sıkı sosyal bağlar kurarak alışverişle ve karşılıklı yardımlaşma ilişkilerini güçlendiren bağlar kurarlardı. Ancak günümüzde alışveriş merkezlerinin yaygınlaşması ile esnaf komşulukları da daha yüzeysel ve çıkar odaklı bir hale dönüştü.
Biz insanlar yalnız biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda anlam arayan, paylaşan ve birlikte yaşayan canlılarız. Bu yüzden insanlar, başta basit ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir araya geldiler; birlikte avlanmak, yiyecek toplamak, korunmak, barınmak gibi… Zamanla bu iş birliği sosyal bağlar, güven ilişkileri, ritüeller ve ortak değerlerle daha güçlü bir hale geldi. Aile, klan ve kabile gibi yapılar ortaya çıktı. İnsanlar “biz” olmanın güvenliğini keşfetti.
1990’lar Türkiye’sinde mahalle, sadece bir yerleşim alanı değil, toplumsal ilişkilerin, yardımlaşmanın ve dayanışmanın güçlü olduğu bir mekândı. Şehirleşmenin hızla artması, mahalle kültürünün yerine apartman yaşamı yine komşuluk ilişkilerini sıcak tutmaya devam etti. Komşular, birbirleriyle sokakta, bakkalda ya da mahalle manavında sıkça karşılaşır, sohbet ederlerdi.
Mahalledeki fırın, manav, bakkal ve kuaför gibi işletmeler sosyal etkileşim noktalarıydı. Herkes birbirini tanır, bir ihtiyacınız olduğunda komşunuz size yardımcı olmaktan geri durmazdı. Ya da kapı önlerinde geçirilen sohbetler, akşamları birbirine misafirliğe giden insanlar…
1990’lı yıllarda komşudan tuz, şeker almak basit görünse de o dönemin sosyal dokusunun ayrılmaz parçasıydı. Bir komşunun kapısını çalmak, ondan ihtiyaç duyduğun bir şeyi istemek gayet doğaldı. Kadınlar evde pişirdikleri bir yemeği birbirlerine ikram ederler, yemek tariflerini paylaştıkları, “Çay koydum, gel” diye eve davet edilen komşular, “bir çay içelim” diye seslenen komşular, evlerde samimi sohbetlere yer açardı.
Okuldan eve gelen çocukları annesi evde yoksa bir komşu çocuğun karnını gönül rahatlığıyla doyururdu. Hastalıkta kâse kâse çorbaların, aşure ayında aşurelerin, nar ekşili kısırların, bergamot aromalı taze demlenmiş çayların, düşük kalorili pandispanya keklerinin tek başına bir tadı olmadığı zamanlardı. Komşudan komşuya gezinen anahtarlarla, annenin işi olduğunda çocuğa göz kulak olan komşularla büyüdü bir nesil.
Kapı çalar, elinde tepsi, tepside helva, helvayı dağıtan teyze komşu komşu apartmanı gezer. Kendi bahçesinde sebze yetiştiren komşum kapıya bir poşet sebze bırakmış, evde tamir olacak bir yer var örneğin, anahtarı komşuya bırakırsın, o gelen ustayı takip eder, akşam geldiğinde arızayı giderilmiş bulursun, şehir dışına çıkınca kediyi bırakırsın. Komşuculuk bir efsane miydi yoksa?
Her akşam beraber çay içtikleri, hastalandıklarında birbirlerine yemek yaptıkları o güzel insanların kimisi gitti, kimisi öldü ve artık yerlerini doldurmanın mümkünü yok.
Bayramlaşma, özellikle komşuluk ilişkilerinin en yoğun olduğu zamanlardı. Herkesin evine bayram ziyareti yapmak, kapı komşusuna “Bayramınız mübarek olsun” demek, bayramlık ikramlarla birlikte kısa bir sohbet etmek bir ritüeldi.
Yalnız bayramlarda mı? Komşu evin düğün hazırlığında komşular el birliği ile yardım eder, yemekler hazırlanırken komşular birbirlerine el uzatırdı.
Cenazeler ise komşuluk bağlarının en yoğun hissedildiği anlar arasında yer alırdı. Cenaze evine yemek gönderilmesi, başsağlığı ziyaretleri, duaya katılmak gibi davranışlar 1990’lı yılların Türkiye’sindeki komşuluk kültürünün temel taşıydı.
Kaç yıl komşuluk ettik acaba, toparlayamıyorum şimdi. Kaç kez komşum geldi diye, kaç kez çay demledik, kaç kez ben ona torunlarını sordum, kaçıncı kez o anlattı, kaç kez memleketin şehirlerini dolaştık adım adım aynı masanın etrafında, kaç kez rahmetli eşinden bahsetti, kaç kez “kader nedir?” diye kafa yorduk, kaç kez mevsimler değişti, kaç kez “çay nasıl demlenir?” diye gülüştük, kaç kez o tertemiz kokusu yayıldı odaya, kaç kez elinde bir kuruyemiş, bir kutu dondurma, kavanozda çay ile kapıyı çaldı, kaç kez eşinin hekim arkadaşlarından söz etti, kaç kez Türkiye’yi yıl yıl, şehir şehir koydu önüme, kaç kez memleket tarihine elimden tutup götürdü beni, kaç kez balık yedik, kaç kez kek, kaç bardak çay doldurduk, bilmiyorum.

