Dağların ve nehirlerin hafızası

SEMRA YEŞİL – Bu sabah Türkiye haritasına uzun uzun baktım. Bazen bir harita yalnızca bir görüntü değildir. Üzerindeki çizgiler, renkler ve yer isimleri sessiz gibi görünür ama dikkatle bakıldığında onların da anlatacak hikâyeleri olduğu hissedilir. İşte ben de öyle hissettim… Gözüm Anadolu’ya takıldı. Sonra Mezopotamya’ya… Ardından kendime sordum. Anadolu’yla Mezopotamya farklı mı?

İlk bakışta ikisi de eski uygarlıkların yurtlarıydı. Binlerce yıllık geçmişe tanık olmuşlardı. İkisi de insanlığın başlangıcının şahidiydi. Ancak biraz daha yakından bakınca aynı göğün altında olsalar da dilleri farklı iki kardeş gibi göründüler bana. Biri dağların diliyle konuşuyordu. Diğeri ise nehirlerin…

Önce gözümü Anadolu’ya çevirdim. Göklere yükselen yaylalar, maden dağları, uzunlu kısalı yollar çıktı karşıma. Bir zamanlar Hititlerin atları bu topraklarda koşmuş, Friglerin türküleri vadilerde yankılanmış, Lidyalı tüccarlar uzak diyarlara giderken bu yollardan geçmişti. Daha da araştırdıkça fark ettim ki bu topraklar insana dair hikâyeler anlatıyordu. Kralların, savaşçıların, aşıkların… Dahası, durmadan yürüyen insanların hikâyeleri…

Dağlar burada sadece taştan topraktan ibaret değildi. Her biri geçmişin sessiz tanıklarıydı. Rivayete göre bazı dağlar insanların dualarını göklere taşır, bazı kayalar ise yüzyıllardır anlatılan aşkları saklarmış. Anadolu’nun köylerinde anlatılan her efsane, toprağın hafızasına işlenirmiş.

Bu arada aklıma başka bir anlatı daha geldi. Binlerce yıldır unutulmayan Troya Efsanesi… Ege’nin sularının Çanakkale Boğazı’yla buluştuğu yerde yükselen, krallara, savaşlara ve destanlara tanık olmuş o kadim şehir…

Rivayet der ki bir aşk, koskoca bir savaşı başlatmıştı. Güzel Helena’nın ardından yola çıkan ordular, yıllarca Troya surlarının önünde beklemiş, kahramanlar savaşmış, krallar ölmüş, şehirler yanmıştı.

Aslında Troya’nın hikâyesi yalnızca bir savaşın hikâyesi de değildi. İnsan tutkularının… Hırslarının… Çaresizliğin hikâyesiydi. Belki de bu yüzden binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ hatırlanıyor. Çünkü bazı şehirler taşlardan yapılır. Bazıları ise hikâyelerden. Troya ise işte böyle bir şehirdi…

Sonra yönümü güneye çevirdim… İki nehir arasındaki yere, Dicle ile Fırat’ın arasına, Mezopotamya’ya… Haritanın üzerinde yalnızca bir bölge gibi görünüyordu ama araştırdıkça başka bir dünyanın kapısı aralandı, hikâyeler değişti. Göğün yerden nasıl ayrıldığı, şehirlerin nasıl kurulduğu, nehirlerin neden kutsal sayıldığı, yıldızların hangi sırları sakladığı…

Burada insan kendini zamanın başlangıcına yaklaşmış gibi hissediyor. Sanki her şey daha derin, daha sessiz… İşte o sessizliğin içinden Gılgamış çıktı karşıma. Bir kral… Bir savaşçı… Her şeyden önce bir insan…

Rivayete göre dostu Enkidu öldüğünde ilk kez ölümle tanıştı. Yaşadığı hayal kırıklığı üzerine ölümsüzlüğü aramak için yola çıktı. Dağları aştı, çölleri geçti, karanlık suların ötesine ulaştı. Büyük tufandan kurtulan bilgenin kapısını çaldı. Ancak yolculuğun sonunda bulduğu şey ölümsüzlük değildi. İnsan olmanın bilgeliğiydi…

Belki de bu yüzden Gılgamış’ın hikâyesi hâlâ bizim de hikâyemiz. Çünkü biz bugün bile aynı soruları soruyoruz. Nereden, neden geldik? Nereye gidiyoruz? Biz gittiğimizde geriye ne kalacak?

Yine bu sorular beni Mardin’e, Harran’a, Diyarbakır’a, Hasankeyf’e götürdü. Orada şaşırtıcı bir şey fark ettim. Aslında Anadolu ile Mezopotamya birbirinden ayrılmıyordu. Tersine kaynaşıyordu. Tıpkı iki nehrin kaynaşması gibi…

Haritalar sınırlar çizse de hikâyeler sınır tanımıyor, bir efsane bir başka efsaneye dönüşüyor, bir rivayet başka bir şehirde yeniden doğuyordu.

Mardin’in taş sokaklarını düşünürken aklıma Şahmeran geldi. Çocukluğumdan beri duyduğum o eski hikâye…

Yarı insan, yarı yılan… Bilgeliğin koruyucusu, yılanların kraliçesi… Rivayet der ki yerin altında muhteşem bir bahçede yaşarmış. Otların dilini bilir, hastalara şifa olur, insanlığın bilmediği sırları saklarmış.

Ben ise onu düşünürken bambaşka şeyler hissettim. Sanki Şahmeran bir efsaneden çok bir köprüymüş gibi geldi bana… Mezopotamya’nın kadim bilgeliğiyle Anadolu halkının hafızasını birbirine bağlayan görünmez bir köprü. Bu yüzden olsa gerek, yüzyıllardır anlatılmaya devam ediyor…

Sonra düşüncelerim Harran’a uzandı. Gece gökyüzünü izleyen bilginlere… Yıldızların hareketinden anlam çıkarmaya çalışan insanlara…

Oradan da Göbeklitepe’ye… Şehirlerin kurulmadığı zamanlara… İnsanların bir ateşin etrafında toplanıp masallar anlattıkları günlere… Belki ilk efsane burada doğdu. Belki ilk sorular buralarda soruldu. Merak etmek… Anlatmak… Hatırlamak ve hatırlatmak…

Sonunda haritaya yeniden baktım. Artık şehirleri ve sınırları görmüyordum.

Anadolu’nun dağlarında Köroğlu’nun atının izleri vardı. Ege’nin ılık esen rüzgârı bana Troya’nın hikâyelerini getirdi. Mezopotamya’nın nehirlerinde Gılgamış’a selam ederken, Harran’ın bilginlerinin fısıltılarını duydum. Mardin’in taş sokaklarında ise Şahmeran’ın bilgeliği hâlâ yaşıyordu.

O an anladım ki efsaneler geçmişin hafızasıydı. Destanlar yalnızca kahramanlıkları anlatmıyor, bir halkın neye inandığını, neden korktuğunu, neyi sevdiğini ve neyi umut ettiğini de anlatıyordu.

Anadolu ile Mezopotamya’nın farkını arıyordum ama yolculuğun sonunda bulduğum şey farklılıktan çok benzerlikti. Çünkü dağlar da nehirler de aslında aynı hikâyeyi anlatıyordu… İnsanlığın Hikâyesini… Troya’nın surlarından Gılgamış’ın yolculuğuna, Şahmeran’ın bilgeliğinden Göbeklitepe’nin sessiz taşlarına kadar uzanan o kocaman hikâyeyi…

Bazı hikâyelerse hiçbir zaman bitmiyordu. Toprağın altında, rüzgârın esişinde, nehirlerin akışında yaşamaya devam ediyordu.
Sadece yeniden anlatılacak günü ve yeni anlatıcısını bekliyordu…

Related Images: