Her hatırlama eylemi geçmişi bugünün ışığında yeniden kurar

Ünlü Alman eleştirmen ve filozof Walter Benjamin1892 yılında Berlin’de doğdu. Kitaplarla dolu bir evde. Babası antika tüccarıydı; nesnelerin hafızayı taşıdığını bilen bir adamdı. En seçkin üniversitelerde biçimlendi; olağanüstü zekiydi, Adorno’nun ve Scholem’in fikirlerinden beslendi.

1920 yılında Alman ressam Paul Klee küçük bir resim yaptı. Adını Angelus Novus koydu.- “Yeni Melek”. Walter Benjamin bu resmi ertesi yıl satın aldı ve onu Berlin’den Paris’e, sürgün yıllarına kadar yanında taşıdı.

Benjamin, Fransa’daki toplama kampından serbest bırakıldıktan sonra ve intiharından hemen önce kaleme aldığı “Tarih Felsefesi Üzerine Tezler” adlı metinde, belki de en dokunaklı alegorisini, yani “tarihin meleği”ni anlatır. Dostu Gershom Scholem’in aktardığına göre, Benjamin bu resmi her zaman en önemli mülkiyeti olarak görmüştü. Benjamin şöyle anlatır: 

Angelus Novus adlı bir Klee tablosu vardır. Bu tabloda bir melek, gözlerini dikmiş baktığı şeyden uzaklaşmak üzereymiş gibi görünür. Gözleri sonuna kadar açılmıştır, ağzı aralıktır, kanatları gerilmiştir. Tarihin meleği işte böyle tasavvur edilir. Yüzü geçmişe dönüktür. Bizim olaylar dizisi olarak gördüğümüz yerde o, durmaksızın yıkıntıyı yıkıntının üzerine yığan ve bunları ayaklarının önüne savuran tek bir felaket görür. Melek kalmak, ölüleri uyandırmak ve parçalanmış olanı onarmak ister. Fakat Cennet’ten esen bir fırtına kanatlarına öyle bir güçle dolanmıştır ki artık onları kapatamaz. Bu fırtına onu karşı konulamaz biçimde sırtını dönmüş olduğu geleceğe sürüklerken, önündeki yıkıntı yığını göğe doğru yükselir. İşte bizim ilerleme dediğimiz şey bu fırtınadır.

Benjamin meleğin arkasındaki görünmez güce bir isim verir: İlerleme. Bu güç meleğin kanatlarını yakalar ve onu geleceğe doğru geri geri sürüklerken, ayaklarının dibinde yıkıntılar birikmeye devam eder. Melek kalmak ister. Ölüleri uyandırmak ister. Parçalanmış olanı yeniden bütün kılmak ister. Ama yapamaz. Fırtına izin istemez.

Walter Benjamin 1933’te Almanya’dan kaçmak zorunda kaldığında, baskıyı da yanına alarak Paris’teki sürgününe götürdü. Naziler Fransa’yı işgal ettiğinde daha da kaçmaya çalışmadan önce Benjamin, eseri diğer önemli belgelerle birlikte Georges Bataille’e emanet etti ve Bataille de eseri çalıştığı Paris’teki Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde sakladı. Benjamin, Fransa’ya geri gönderilmeden bir gece önce, Eylül 1940’ta İspanya’da intihar etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Bataille, baskıyı Frankfurt’taki Theodor W. Adorno’ya verdi ve Adorno da Benjamin’in vasiyeti gereği baskıyı, 1923’te Almanya’dan Filistin Mandası’na göç etmiş olan Yahudi mistisizmi uzmanı ve Benjamin’in ömür boyu dostu Gershom Scholem’e gönderdi.  

Scholem’e göre Benjamin, Angelus Novus ile mistik bir özdeşleşme hissetmiş ve bunu, tarihsel süreci bitmek bilmeyen bir umutsuzluk döngüsü olarak gören melankolik bir bakış açısı olan “tarihin meleği” teorisine dahil etmiştir. 

Walter Benjamin felsefesini bu resim üzerine kurdu, adına “angel of history” dedi. Bir sanat eserinin bir yaşamı olduğuna inanıyordu. Bir kitabın yaşadığına. Özgün eserin daha yüksek bir düzlemde yaşamayı sürdürmesi olduğuna. Sürgün yollarında, dağ yolunda, deri bir çantanın içinde taşınan bir elyazmasını da hiç yanından ayırmadı. Bu elyazması ileride kitaba dönüşecek kendi yazdığı metinlerden oluşuyordu. Maalesef bu çanta kayıplara karıştı.

Benjamin’in yaşam öyküsünü düşündüğümde, aklıma hep şu duygu gelir: Walter Benjamin’in metinleri, üzerine konuşuldukça yeniden yaşayan metinlerdir. Sanki onun “iz” dediği şey tam da budur: Bir düşüncenin, yıllar sonra başka bir zihinde yeniden kıvılcım alması. Onun metinleri yok olup giden şeylere son kez dikkatle bakma çabasıdır.

Roland Barthes’ın fotoğraf için söylediği gibi, Benjamin de nesnelere ve tarihe bakarken sanki şunu fısıldar: “Bu vardı. Bu yaşandı. Bu unutulmamalı.” 

Ve belki yazmanın en eski nedeni de budur: Unutulmaya karşı küçük bir direnç göstermek. Bir cümle bırakmak. Bir fotoğraf saklamak. Bir antika saati korumak. Bir kitap taşımak. Bir hatırayı anlatmak. Çünkü bazen geriye kalan tek şey izlerdir. Ve bazen izler, insanın kendisinden daha uzun yaşar.

Yazdıklarıma göz atınca bellek, iz, fotoğraf, hatıra nesneleri, kayıp ve zaman temalarını birbirine bağlayarak sürekli geri döndüğümü görüyorum. Benjamin’in angel of history kavramı da benim ilgilendiğim alanlarla kesişiyor. Anneannem ve dedemden kalan saatler üzerine düşündüğüm yazıdan, Barthes’ın fotoğraf ve ölüm düşüncesine, David Szauder’in Failed Memories serisine kadar uzanan bir hat üzerinde yol aldığım söylenebilir. 

David Szauder’ın özellikle Failed Memories” adlı serisiyle tanınıyor. Eserleri, genellikle dijital olarak manipüle edilmiş görüntülerden oluşuyor. Failed Memories” (kusurlu, silikleşmiş, silik anılar) serisi, eski fotoğrafların kayıtlı veya bozulmuş versiyonlarını, insan belleğinin bozuk ve eksik kalan anılarına metafor olarak sunuyor. Bu çalışmasını şöyle açıklıyor: 

Bir fotoğraf gördüğümüzde ayrıntıları hatırlayabiliriz, ancak bu kısa bir süre için geçerlidir. Uzun vadede ayrıntıların bir kısmını kaybetmeye başlarız ve kaybolan parçaların yerine kendi oluşturduğumuz anılarla boşlukları doldururuz.

Benjamin’in şu düşüncesi ilgilendiğim bu temaları bir araya getiriyor gibi gelir bana: Geçmiş kaybolmaz; yalnızca ona ulaşan yollar bazen görünmez olur.

Bu yüzden eski bir saat, bir fotoğraf, bir mektup ya da bir kitap yalnızca bir nesne değildir. Onlar geçmişe açılan küçük kapılardır. İnsan bazen bir aile albümüne bakarken, bazen eski bir kitabın sayfalarını çevirirken, bazen de yıllardır çekmecede duran bir eşyaya dokunurken yaşadığımız bu hissi Benjamin şöyle vurgular: “Her hatırlama eylemi, geçmişi olduğu gibi geri getirmez; onu bugünün ışığında yeniden kurar.”

Belki de bu yüzden yazıyoruz, okuyoruz ve anlatıyoruz: Geçmişi korumak için değil, onunla yeniden iletişim kurmak için. Belki Benjamin’in yaşamından geriye kalan en güçlü derslerden birini şöyle özetleyebilirim: Her kayıp, yalnızca bir yok oluş değildir; aynı zamanda hatırlamanın başladığı yerdir. Edebiyatın, sanatın, hatta bütün öğrenme çabasının temelinde de belki bu vardır: Zamanın götürdüklerine karşı sessiz bir tanıklık.

Related Images: