RAŞEL RAKELLA ASAL – Stoacılık, Atina’daki bir sundurmada başladı. Sıradan insanlar; bir araya gelip, vakit geçirip kendi aralarında Stoa Poikile, yani “Boyalı Sundurma” da buluşur, tartışırlardı. Burada Zenon, etrafta bulunan herkesle konuşur, fikir alışverişinde bulunurdu.
Herkes tarafından en büyük Stoacı olarak hayranlıkla anılan Romalı hukukçu ve hatip Cato’nun ise geride bıraktığı tek bir söz bile yoktur; hatta sözlerinin dolaylı bir kaydı dahi bulunmaz. Onun yürüyerek düşünmeyi sevdiğini biliyoruz. Plutarkhos’un anlattığına göre, Roma sokaklarında uzun ve dolambaçlı yürüyüşlere çıkar, karşılaştığı insanlarla günlük dolaşmaları sırasında sohbet ederdi. Sade yaşam alışkanlıklarına rağmen, bir başka alışkanlığı da felsefi akşam yemekleri düzenlemekti; bu sofralarda gecenin ilerleyen saatlerine kadar fikirler üzerine konuşurdu.
Epiktetos ise hiçbir şeyi yazıya dökmedi. Söylevler (Discourses) adlı eseri, öğrencilerinden birinin notlarından oluşur. Bu öğrenci şöyle der:
“Ondan duyduğum her şeyi, elimden geldiğince kelimesi kelimesine yazdım; düşüncelerini ve açık sözlü ifadelerini daha sonra kullanabilmek için kayda geçirdim.”
Epiktetos’un öğretme biçimi buydu: yüz yüze, karşılıklı konuşarak, anlık bir diyalog içinde.
Dolayısıyla Stoacılık, sözlü ve sohbet temelli bir felsefe oldu. Dinlemek, üzerine konuşulmak ve karşılıklı fikir alışverişiyle yaşatılmak için vardı. Bu, binlerce yıl öncesine uzanan ve günümüze kadar kesintisiz devam eden uzun bu geleneğin hoşuma giden tarafı. Stoacılığın çoğu zaman düşündüğümüz gibi yalnızca kitaplarda yaşayan bir felsefe olarak değil, insanlar arasında dolaşan, konuşulan ve paylaşılan bir yaşam pratiği olarak felsefe tarihinde yer bulması olmuştur. Zenon’un sundurması, Bilge Cato’nun Roma sokakları ve Epiktetos’un öğrencileriyle yaptığı sohbetler bize felsefenin hayatın içinden doğduğunu hatırlatır.
Fikirlerimizi paylaşmanın anlamlı ve heyecan verici bir yönü olduğunu ben yazılarımla gördüm. Yazmanın aynı zamanda beni sürekli gelişmeye zorlayan bir cambazın ipi yürüyüşü olduğunu da fark ettim. İşte bu yüzden kendimi yeni ifade biçimlerine, yeni fikirlere atıyorum. Bir yazımda yeni bir anlatım biçimini deniyor, ertesi yazıda başka bir yöntemi deniyorum. Bu yöntemle kendimi zorlamış oluyorum. Kuşkusuz zor olan şey, beni daha iyiye yönlendiriyor.
Burada zorluk olarak ifade ettiğim bir engel değil, yap bozun bir parçasını bir araya getirmenin, sayısız denemenin metni şekillendiren bir araç olması. Stoacılara göre insan, konforun içinde değil; güçlüklerle karşılaştığında, zorluğu bilinçli bir şekilde üstlendiğinde gelişir. Gelişim, alışılmış olanın dışına çıkmayı gerektirir. Amacım mükemmel olmaya çalışmak değil, her gün biraz daha iyi bir yazar olmak için kendimi gönüllü olarak zorluğun içine atmak. Önemli olan sonuçtan çok o metne verilen emek, yazar olarak kendimi tekrar eden güvenli alanlarda değil, zorlanan, tereddüt eden, hep deneyen bir yazar olarak kendimi keşfetmem.
Benim için yazmak devinim halindeyken düşünmek demek, araştırmak demek. Kendimi sayısız okumalara atmak demek. Yazı yazmaya, yani kendime sorular sormaya, çevrimi gözlemeye ve gördüklerimi anlatmaya itmek demek.
Kimi zaman düşündüklerimi niçin düşündüğümü bilemem, düşünceler kendiliğinden gelir. Yazıda hiçbir şey bütünüyle kaybolmuyor, düşünceler, duygular, izler, etkiler metnin diliyle ortaya çıkıyor. Ağır bir sıkıntı, bir hüzün bazen beni aşağı çekerken, aynı ağırlığın içinden bir açıklık, bir nefes alanı, bir rahatlama, bir hafiflik doğuyor. Şaşkınlık ve afallama. Yazının kökleri bu şaşkınlığa uzanır. Belki de yazın gerçek niteliğini içinde barındırdığı itiraflardan alıyor.
Yaratma içgüdüsü içgüdüsel midir? İmgelemek, türetmek, yaratmak solunum gibi doğal mıdır? Yazmak bir çeşit oyun mudur? Oyunsa, bu oyunun anlamı nedir? Ama şunu biliyoruz ki, her yapıt yaşayan bir varlıktır, yaşayan bir dünyadır.
Doyurucu bir sanat tanımı yok. Bir metnin güzelliği değil, tutarlılığı, içtenliği, yerine yenisinin getirilemezliği, başka bir metinle değiştirilemezliğidir onu özgün kılan. Yazınsal yapıtlar yazmak için gereken şey içtenliktir. İçten ses okura çınlar, yankılanır, duyulur. Her yapıt yazarın kendi yazın stilini yarattığı, kendi olduğu ölçüde önem kazanır.
Belki de bu yüzden Cato sokaklarda yürüyerek konuşmuş, Epiktetos kitap yazmak yerine öğrencileriyle tartışmıştı. Herkes kendi yöntemiyle kendini ifade etme yolunu bulmuş. Bu felsefeciler bize düşüncenin, yalnızca zihinde değil; yürürken, konuşurken, başkalarıyla karşılaşırken de oluştuğunu gösterdi.
Ve belki benim yazın yolculuğum da böyledir: bir metni bitirmek için değil, kendimi biraz daha iyi anlamak için yazmak. İşte hepsi bu.

