“Geçmiş” ile “şimdi” arasında kesişim noktası olarak hatıra eşyaları

Raşel Rakella Asal – Büyük şehirler, bilhassa İstanbul senelerdir çok hızlı bir dönüşümün içinden geçiyor. İyileştirmek, onarmak, yenilemek yerine mekânları ortadan kaldırarak yerlerine devasa yapılar inşa etmeye dönük garip bir iştah söz konusu. Mekânların sembolik değerini, geçmişi bugüne bağlayan gücünü görmezden gelen bir yanı var bu yaklaşımın. Şehir adeta yıkılarak baştan yapılıyor, senelerce önünden hatta içinden geçtiğimiz mekânlar böylelikle çok hızlı bir şekilde belleğimizden siliniyor. Halbuki kentsel belleğin canlı kalabilmesi için bu mekânlara ihtiyacı var. Gelecek nesillere bırakacağımız bir tarihi geçmişi silmekle, tahrip etmekle geçmiş yaşanmamış bir tarih olarak yok sayılarak geçmiş nesillerle gelecek nesiller arasında bir uçurum yaratılmış oluyor. Oysa tarih, geçmişin mekânları ve izleriyle bağlantılıdır ve bu bakımdan önemle korunması gerekir

Bu durum günlük hayat telaşında çok da fazla üzerine düşünemediğimiz, fakat içten içe hissettiğimiz yitirilmiş olana dönük hislerimiz. Oysa benim gibi 50 yaşın üzerinde olan bir kişi için bu mekanlar değerli mekanlardı. Tarihi değeri olan bu mekanların bir film şeridi gibi gözümüzün önünden silinip gidiyor olmasını burukluk içinde izliyoruz. Benim yaşıtlarım için geçmiş zamanlar önemliydi. Peki geçmişi bu kadar ışıltılı yapan ne? 

Ona atfettiğimiz yüceliği kazandıran onu yaşayan bizler değil miyiz? Geçmiş demekle neyi kast ediyoruz? Dün geçmiş mi? Geçen hafta geçmiş mi? Geçmişin ne kadar uzağına gidebiliriz onu geçmiş olarak adlandırabilmek için? Tüm bu sorulara henüz bir cevabının olmadığını, yanıtlarını bulmadıkça “geçmiş” bu gizemli haliyle bizi her zaman büyüleyecek. 

Yalnız tarihi kaynaklarda değil, edebiyatta da geçmiş önemli bir tema olarak ele alınır. Örneğin Marcel Proust, “Kayıp Zamanın İzinde” adlı yapıtında geçmişi belleğin istem dışı devinimiyle yeniden kurar ve bu yolla geçmişe sahip çıkmaya çalışır. Geçmişi diriltmenin, ona sığınmanın, onunla bütünleşmenin peşindedir. Bu tip duygulanımlardan düş ile gerçeğin karışmasına yol açabileceğinden dolayı huzursuz olmaz. Bunları iki ayrı dünya olarak görmez, aralarına kesin bir duvar yoktur. Kayıp zaman kavramı derin bir acı ve geniş boşluk içinde sunulur. Boşluğun veya kırılmanın aşılması için kayıp zamanı yeniden bulmak ve doldurmak arzusundadır. 

Yalnız mekanlar değil bizi geçmişe bağlayan, hatıra eşyaları olarak büyüklerimizden bize miras kalan yadigârlar da bizi o kişilerin yaşadığı döneme bağlar. Anneannemden ve dedemden kalan kol saatlerini yatak odasındaki komodinde bulduğumda neler yaşadığımı şöyle anlatabilirim.

Saatleri ilk elime aldığımda zamanın durduğunu söyleyemem. Aksine, zaman ilk kez bu kadar sesliydi. Saatler çalışmıyordu, o ince tik tak sesleri kesilmişti. Ama sanki bir yerlerden bana doğru yürüyen bir hafızanın ayak sesleri tik takların yerini almıştı. Parmaklarımın arasında tuttuğum şey bir saat değildi; birinin yaşamış olduğu yılların özetiydi. Dedemin saatinin zinciri avucuma değdiğinde, metalin soğukluğunu değil, bir geçmişin teması geçiyordu elime. 

Anneannemden ve dedemden bana kalan bu saatler, benim için yalnızca saklanacak eşyalar değil, onlar, aile köklerimin sessiz tanıklarıydı. İçlerinde işleyen mekanizma zamanı ölçmediği halde beni, ben olmadan önce var olmuş bir zamana bağlıyordu, onların yaşadığı zamanlara. 

Muhtemelen dedem bu saati güne başlarken kuruyor olmalıydı. Hangi sabahlarda cebine yerleştirdiğini, hangi akşamlarda çıkartıp masanın üzerine bıraktığını bilmediğim gibi, ancak tahmin edebiliyorum. Ama saat, bunların hepsini biliyor gibi duruyordu. Sanki bana bir şeyler söylemek ister gibiydi. Camındaki ince çizik, belki bir acele anının iziydi. Zincirindeki hafif gevşeklik, belki yılların yorgunluğuydu. Saat, onların söylemediği şeyleri saklıyor ve bana söylemeye çalışıyordu. Onlarla beraber yaşadığım ama hatırlamadığım anları bile benim yerime hatırlıyor olmalıydı.

Belki de bu yüzden bu saatlere bakarken onları karşımda görüyorum. Saatler zamanı ölçen bir araçtan çok, var olmuş bir hayatın kanıtı gibi duruyorlardı elimde. Sanki “orada olmuş olanın sessiz tanıklarıydılar. Tıpkı eski bir fotoğraf gibi: Fotoğraflarda kimse konuşmaz ama her şey oradadır. Bir yaşamın izlerini, bir bedenin artık olmayan sıcaklığını, bir sesin yankısını bulursunuz.

Bu saatler bana zamanı öğretmiyordu. Bana bir soy ağacını hatırlatıyordu. Bir sürekliliğin içinde olduğumu, istemesem de bir hikâyenin devamı olduğumu fısıldıyordu. Bir tür yüktü bu. Ama aynı zamanda bir davetti de: Geçmişi taşıyacak mıydım, yoksa onunla arama mesafe mi koyacak, yok mu sayacaktım?

Uzun süre bu saatleri bulduğum çekmecede korudum, sonra vazgeçtim. Çünkü bazı şeyler dokunulmadan kaldıkça anlamını korur. Saatin kırılmasından değil, içindeki zamanın dağılmasından korktum belki. Ya da daha doğrusu, bana ait olmayan bir zamanı kendi hayatıma karıştırmaktan. Sonra onları çekmecede saklamaktan vazgeçtim. Onları misafir odamın vitrinine taşıdım. 

Bu saatler “geçmiş ile şimdi” arasında bir kesişim noktası sağlıyordu. Geçmiş artık keşfedilmeyi ve açığa çıkarılmayı bekleyen uzak ve yabancı bir yerde saklı değildi. Geçmiş artık “şimdi” deydi. Ailemin geçmişi, bilincimde etkin ve canlı hâle geliyordu. Onlar aracılığıyla ben de onlarla özdeşleşiyordum.

Ailemden kalan bu hatıra nesneleri evimin içinde hareketlilik kazanmış, ailemizin özel tarihi içinde yeni anlamlar kazanıyordu. Her ikisi de görmüş geçirmiş, atlattıkları badirelerin ardından mutluluğa ve bilgeliğe ulaşmış, hayatın engebeli yollarında ilerlemiş onurlu insanlardı. Bu hatıra eşyaları son derece kişisel ve mahrem bir hatırlama biçimimdi, bir tür onların yaşamlarına bir saygı duruşuydu. Ulaşamadığım bir zamanın benim tarafımdan yeniden canlandırılmasıydı. Bu ister bir bulvardaki anıt olsun ister bir oturma odasındaki vitrinde sergilenen bir hatıra nesnesi olsun hepsi de tarihe aitti. 

Şimdi onlardan kalan bu saatler vitrinde sergileniyor. Arada bir çıkarıp bakıyorum. Gelen misafirlere ailemden kalan bu yadigarları göstermekten de geri kalmıyorum. Sonra onları oldukları yerde bırakıyorum; kendi zamanlarında, kendi sahiplerinin sessizliğinde.

Related Images: