OSMAN AKBAŞAK – Bir şeyleri çok bilmeye çalışmak iyi midir kötü müdür, buna hiçbir zaman karar veremedim. Bazı zamanlar yeterince bildiğimi sandığım şeyleri ne kadar az bildiğimi gördüğümde hem geç kaldığıma hayıflanıyorum hem de hangi yaşımda olursa olsun yeniden öğrendiğimi görünce mutluluğum artıyor.
Suat Derviş’i elbette tanıyordum ama yeteri kadar tanımadığımı gördüm. Sevgili Orhan Baykal ağabeyim iyi ki bu kitabı yazmış, daha kitabın yarısını geçtiğimde üç okuma grubumun üçüne de duyurdum; “Önümüzdeki ay Orhan Baykal’ın Fosforlu Devrimci kitabını okuyoruz” dedim. En değerli katkı veren üyelerimden biri olan Gönül Çubukçu arkadaşım Suat Derviş için hemen şöyle yazmış:
“Bugün gökyüzü esirgemiyorsa güneşini, bizden önce birileri yaşadığımız bu günlerin bedelini ödediğindendir.”
Toplantılarımızı yaptığımız Kanguru Kültür Merkezi’nin sahibi, yöneticisi Aydın Şimşek kardeşim de katkısını esirgememiş:
“Türk siyasi tarihinin örgütlü partili ve komünist ve edebiyatın öncü yazarı/ öykücüsü… Üzerine onlarca yazı yazdığım, araştırma yaptığım ve taptığım kadın.”
Şimdi gelelim kitaba… Orhan Baykal yıllarını gazeteciliğe vermiş çok değerli bir araştırmacı, saygı duyduğum, sevdiğim ağabeyim. Bu kitabın adını sanırım Suat Derviş’in en bilinen romanı “Fosforlu Cevriye”den anımsatma ve renkli yaşamından esinlenerek “Fosforlu Devrimci” koymuş. Çok da yakışmış…
Orhan Baykal, 1947’de İstanbul’un o günlerde Türk basınının kalbi sayılan Babıali’de doğmuş. Lise yıllarında Rauf Mutluay ve Vedat Günyol‘un öğrencisi olmuş. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirmiş. 1968 kuşağının bir temsilcisi olarak devrimci eylemlerin içinde yer almış. 1972 yılında TRT’nin açtığı genel sınavları kazanarak muhabir olarak Ankara’da TRT yurt dışı yayınlar dairesinde göreve başlamış. 1991 yılına kadar her alanda muhabirlik yapmış.
Radyo ve televizyonda çok sayıda haber programı hazırlamış. Kremlin’den Beyaz Saray’a kadar yurt dışında birçok haberi izlemiş. İran dini lideri Ayetullah Humeyni’nin evinden haber yapmış. Cezayir’deki iç çatışmaların içinde yer almış. İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği Hasan Tahsin Gazetecilik Yarışması’nda ikincilik elde etmiş, birçok kuruluştan ödül ve plaketler almış.
1991 yılında İzmir Haber Müdürlüğü’ne atanmış. 10 yıl Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde radyo televizyon haberciliği dersleri vermiş. İki dönem İzmir Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nda görev yapmış. 1997 yılında TRT Yayın Denetleme Kurulu Üyesi olarak atanmış. 2008 yılında da emekli olmuş.
Emekli olduktan sonra 2010 yılında “Donsuz Geceler Sayın Seyirciler” adlı kitabı yazmış. 2012 yılında Uğur Dündar‘la birlikte “Yalandan Kim Ölmüş” kitabı yayınlanmış, kitap daha sonra aynı isimle Müjdat Gezen tarafından oyunlaştırılarak sahnelenmiş. 2023’te “Ne Çektin be Türkiye” adlı kitabı yayınlanmış. 9 Eylül gazetesinde on bir yıldır köşe yazısı yazmaktadır.
Şu anda konumuz olan Suat Derviş’in yaşam öyküsünü ele alan kitap daha çok yeni. Aslında pek çok kimsenin iyi tanıdığı Türk siyasi yaşamının ve edebiyatının sembol isimlerinden Suat Derviş’in anılarından oluşuyor, roman değil, bir biyografi kitabı denebilir. Başından sonuna soluk almadan kendini okutan bir kitap…
Suat Derviş’i tanıdıkça hayran olmamak elde değil. Tanıştığı, konuştuğu, çalıştığı Türk ve yabancı insanların adlarını okudukça insan ne diyeceğini şaşırıyor, “nasıl bir dönemmiş, nasıl bir ortamda yaşanmış?” diye… Daha kitabın başında “Nazım bana ilanı aşk etti” dediğinde bir an “Hangi Nazım?” diye düşünesi geliyor insanın ama biliyorum aslında Nazım Hikmet.
O denli doğal ve içten bir anlatım var ki ancak okuyunca anlaşılır. İşte o Nazım Hikmet’in çocukluk arkadaşı olan Suat Derviş’e platonik bir aşkla bağlandığı bilinir. İstediği gibi bir karşılık göremese de arkadaşlıkları yaşam boyu sürmüş. Büyük usta Nazım gençlik aşkı için yazdığı “Gölgesi” şiirinin ilk iki satırında şöyle der:
“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını/ Bir kere eğemedim bu kadının başını.”
Bir gazeteci olarak hatta o dönemin çok özel koşullarında kadın gazeteci olarak Lozan, sonraki yıllarda Montrö Konferansı’nı takip etmesi ve ilk haberleri Türkiye’ye göndermesi daha o günlerde adının duyulmasına neden oluyor.
Gazeteciliği büyük bir başarıyla yaparken sanki aradan çıkarıyormuş gibi sürekli romanlar yazması ve her birinin o günün koşullarında gazetelerde tefrika edilmesi yani günlük olarak parça parça yayınlanması adının artık her yerde yükselmesinin önünü açıyor. Üstelik sadece Türkiye’de değil, çocukluğunda aldığı ileri derecede Fransızca ve Almanca eğitimi sayesinde yurt dışında da kitapları yayınlanıyor.
Suat Derviş’in anılarını okurken 20. yüzyılın tarihini de birlikte yaşıyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, iki savaş arasındaki Avrupa’nın yaşam biçimi, Nazizm’in ve Faşizmin yükselişi, Sovyetler Birliği’nde komünizmin yükselişi, İkinci Dünya Savaşı, ülkemizde tek partiden çok partiye geçiş sancıları, Demokrat Parti’nin baskı dönemi, 27 Mayıs ve sonrasında özgürlük hareketleri, 12 Mart darbesi ve işkenceler… Bütün ayrıntıları ile ve bir yaşam öyküsü anlatımı içinde okura sunuluyor. Almanya, Sovyetler Birliği, Fransa’da geçen yaşamından aktardıkları, yazıları da ayrı bir renk katıyor.
Kitabın sonlarına doğru eşini kaybettiğinde paylaştığı duygular bir okur olarak beni çok etkiledi:
“Reşat Fuat‘ın eşi olmak, iftiharı çok pahalı ödenen bir mutluluktu. Ama büyük bir mutluluk… Doğru bildiğini doğru bilirdi. Onun kendisine çizdiği yoldan sapmasını imkân yoktu. Onun için de bütün gençliği zindanlarda geçmişti. Evet, bütün çektiklerime rağmen dünyadaki kadınların en mutlularından biriydim, Reşat Fuat’ın karısıydım…”
Kitap boyunca gazetecilik yazdığı kitaplar gördüğü baskı, eziyetler, üzüntülerin yanında ailesine olan sevgisi özellikle annesine, babasına olan bağlılığı ve son yıllarına kadar süren ablası ile ilişkileri son derece içten bir şekilde aktarılmış.
Sonuç olarak anılardan derlenen bir kitabı okudum Suat Derviş’in anısı önünde saygıyla eğilirken bu kitap için Orhan ağabeyime tekrar çok teşekkür ediyorum. Küçük bir düşünce eklemeden geçemiyorum, böylesi bir anılar demetinden muhteşem bir roman çıkabilirdi. Kim bilir belki bir gün…
Kalemine sağlık sevgili Orhan Baykal…
