SEMRA YEŞİL – Akdeniz’e kıyısı olan şehir ve adaların her birinin hikâyesi farklı olsa da hepsinin ortak bir yanı vardır. Deniz… Binlerce yıldır aynı denize bakan insanlar… Aynı ufka doğru yola çıkan gemiler… Bir kıyıdan diğerine taşınan kültürler, diller, yemekler, müzikler ve hikâyeler… İşte bu yüzden Akdeniz’de yolculuk etmek, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değil, bir hikâyeden diğerine geçmektir. O halde biz de Akdeniz’in hikâyeleri arasında bir gezintiye çıkalım. Bakalım bu yolculukta bizi neler bekliyor…
Güzellikler adası İbiza…
Günümüzde ondan söz edildiğinde akla genellikle gece kulüpleri ve sabahlara kadar süren eğlenceler gelse de İbiza’nın hikâyesi çok daha derin… O, turkuaz koyları, çam kokulu tepeleri, gün batımları ve yüzyılların izini taşıyan taş sokaklarıyla insanı kendine hayran bırakan bir ada. Ama İbiza’nın güzelliği ve cazibesi yalnızca bugün gördüklerimizde değil, toprağının altında saklı binlerce yıllık yaşanmışlıkta da saklı.
Adada ilk olarak M.Ö. 7. yüzyılda Fenikeliler tarafından yerleşim kurulmuş ve Ibosim adı verilmiş. İlk olarak, günümüzde Dalt Vila olarak bilinen yerin çevresine yerleşmişler. Ada, daha sonra Kartacalılar’a yurt olmuş. Fenikeliler zamanında başlayan deniz ticareti ve tuz üretimi bu dönemde de devam etmiş.
Rivayet edilir ki o eski zamanlarda, Akdeniz kıyılarında yaşayan insanlar geceleri gökyüzüne bakar, ayın ışığında Tanit adını verdikleri bir tanrıçanın kendilerini izlediğine inanırlarmış. Onu kadınların, çocukların, toprağın ve bereketin koruyucusu olarak kabul etmişler. Kadınlar, denize açılan erkeklerinin ardından sağ salim dönmeleri için ona dua eder, toprağa tohum eken çiftçiler ise bereketli ürün almayı dilerlermiş. Tanit’in İbiza’daki hikâyesi bir mağaranın içinde saklıymış.
Es Culleram adı verilen bu mağara adanın kuzeyindeki kayalıklardan denize bakan bir yerdeymiş. Buraya insanlar dilekleriyle gelirler, yanlarında getirdikleri küçük adakları mağaranın derinliklerine bırakırlarmış. Kimi çocuk sahibi olmak, kimi şifa bulmak… Sonra başlarını göğe kaldırıp tek bir cümle söylerlermiş: “Bizi koru”. İnanırlarmış ki denizden esen rüzgâr, mağaranın içindeki duaları alıp Tanit’e götürür.
Yıllar geçmiş, yüzyıllar birbirini kovalamış. Fenikeliler gitmiş, Kartacalılar gelmiş. Onlar gitmiş başka insanlar gelmiş, farklı diller konuşulmuş, adanın yollarındaki ayak izleri değişmiş ama mağara hiç susmamış. Toprağın altından çıkarılan küçük kadın figürleri, adaklar ve Tanit’in sembolleri, bize burada yaşayan insanların bir zamanlar dileklerini, umutlarını bir tanrıçaya emanet ettiğini anlatmış.
Ada, Roma’nın hâkimiyetine geçtiğinde Ebusus adıyla anılmaya başlanmış, ticaret, tarım, seramik üretimi ve denizcilik devam etmiş. Roma’nın Batı Akdeniz’deki gücünün zayıflamasıyla Vandalların kontrolüne geçmiş. Daha sonra da Bizans tarafından yönetilmiş. Endülüs Emevîleri ve ardından Müslüman devletlerin hâkimiyetinde kalan adanın Arapça adı ise Yâbisa’ymış.
Bu dönemde adada tarım sistemleri, sulama teknikleri ve su depolama sistemleri önem kazanmış. Bugünkü Dalt Vila’nın surlarının ve savunma sisteminin bazı temelleri bu döneme kadar uzanır. Ada, Katalan/Aragon Krallığı hâkimiyetine geçince Hristiyan hâkimiyeti başlamış. Eski Müslüman yerleşiminin üzerine yeni kiliseler, yapılar ve savunma sistemleri inşa edilmiş.
Bugünkü Dalt Vila’nın yapısı Rönesans döneminde şekillenmiş. İspanya’nın bir parçası haline gelince de korsan saldırılarına karşı güçlü surlar inşa edilmiş. Günümüzde İbiza, İspanya’nın Balear Adaları Özerk Bölgesi içinde yer alıyor. Dalt Vila’nın taş sokaklarında dolaşırken bütün bu geçmişin izlerini bir arada görebilmek çok keyif verici. Surlar… Dar sokaklar… Eski evler… Kale… Katedral… Aşağıda boylu boyunca uzanan Akdeniz…
Dalt Vila yalnızca eski bir kent değil. Akdeniz’in askeri ve kültürel tarihinin de çok önemli şahitlerinden biri. 1999 yılında İbiza’nın tarihi ve doğal mirası UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındığında ise yalnızca taş yapılar dikkate alınmamış. Doğa ile tarih birlikte korumaya alınmış. İbiza’nın denizinin altında uzanan Posidonia oceanica çayırları da bu mirasın önemli parçalarından. Denizin altında sessizce yaşayan bu bitkiler, balıklara yaşam alanı sağlıyor, suyun temizliğine katkıda bulunuyor ve kıyıların korunmasında rol oynuyor.
Sonra 1960’lar geliyor. Sanatçılar, gezginler, hippiler, özgürlük arayan gençler… İbiza’nın başka bir yüzünü keşfediyorlar. Daha sonra elektronik müzik kültürü gelişiyor. DJ’ler ve gece kulüpleri adanın adını dünyanın dört bir yanına taşıyor. Ancak İbiza’yı yalnızca gece hayatı üzerinden anlatmak, yaşanmış binlerce yıllık bir hikâyeye haksızlık olur diye düşünüyorum. Ben ise İbiza’yı “geceleri müziğin ve eğlencenin, gündüzleri ise geçmiş hikâyelerin konuştuğu bir Akdeniz adası” olarak tanımlamak istiyorum.
Şimdi ise rotamız başka bir adaya dönüyor. Bu kez Akdeniz’in batısında, dağların denize baktığı, her koyun ve her vadinin başka bir hikâyeye açıldığı bir adaya… Korsika’ya… Adaya yaklaşırken ilk dikkati çeken şey denizden çok dağlar oluyor. Sanki denizin ortasına bırakılmış büyük bir dağ parçası gibi duruyor. Kayalıklar, yeşil tepeler, çam ormanları, derin vadiler ve kıyıya indiğinizde karşınıza çıkan birbirinden güzel koylar…
İtalyan ve Fransız etkilerinin arasında kendine özgü bir kimliği oluşmuş Korsika’nın. Fransızca’da Corse denilen adanın, Fransa’ya bağlı olmasına rağmen kendi dili, müziği, gelenekleri ve özgün ada kültürüyle farklı bir kişiliği var. Başkent Ajaccio, denizle dağların buluştuğu Akdeniz’in en güzel duraklarından biri.
Burada Akdeniz’in sakinliğini hissederken tarihle de sarmaş dolaş oluveriyorsunuz. Çünkü Ajaccio, 1769 yılında burada doğan Napolyon Bonapart‘ın izlerini hâlâ taşıyor. Çocukluğunun geçtiği ev, adını taşıyan meydanlar ve şehrin sokakları, onun adını her adımda hatırlatıyor. Ancak Korsika yalnızca Napolyon’dan ibaret değil.
Antik çağlardan itibaren farklı toplulukların uğradığı Korsika, zaman içinde Kartacalıların, Romalıların, Vandalların, Bizanslıların, Pisanların ve Cenevizlilerin hâkimiyetine girmiş, 18. yüzyılda kısa bir bağımsızlık döneminin ardından Fransız egemenliğine geçmiş. Bütün bu tarih, adanın taşlarına, kiliselerine ve yollarına yansımış durumda… Ajaccio’da insan bazen konuşmadan, sadece denize, dağlara ve gökyüzüne bakmak istiyor. Çünkü bazı manzaralar, görüntüler anlatılamıyor, ancak seyrediliyor. İbiza’nın hareketli ritminin karşısında Korsika’nın şarkısı daha sakin ama ikisi de Akdeniz’e bakıyor.
Korsika’nın kesik başı
Korsika’nın en tanınmış sembollerinden biri Testa Mora. Beyaz bir bayrağın üzerinde, alnında beyaz bir bant bulunan siyah bir insan başı… Bu sembolün tarihî kökeni Orta Çağ’a kadar uzansa da zamanla bu konuda pek çok hikâye anlatılmış. Bunlardan biri ise bir aşk hikâyesi.
Rivayet edilir ki çok eski zamanlarda, Korsika’da yaşayan genç bir kız, adaya gelen Mağripli bir gence âşık olur. İki genç birbirlerini sever. Fakat onların aşkı, savaşların ve düşmanlıkların hüküm sürdüğü bir zamanda yaşanıyordur. Bir Korsikalı kız ile Mağripli bir gencin birbirini sevmesi, iki taraf için de kabul edilemez bir durumdur.
Sevgilerini gizlemek zorunda kalırlar. Ama bu çok uzun sürmez. Bir gün genç adam yakalanır. Ölüm cezasına çarptırılır. Kız, sevdiği adamı kurtarmak için elinden geleni yapar. Fakat bütün çabalarına rağmen onu kurtaramaz. Rivayete göre genç adamın başını kendi elleriyle keser. Bu, sevgilisini öldürmek için değil, onu düşmanlarının elinde bırakmamak içindir. Sonra başını ellerinin arasına alır. Belki de hikâyenin en acı tarafı burada başlar.
Kız, sevdiği adamın yüzüne son kez bakar. Onun gözlerini kapatmak istemez. Çünkü hayatı boyunca kendisine bakan o gözlerin son kez de olsa açık kalmasını ister.
Başın üzerindeki beyaz bez, gözlerin üzerinden alına doğru kaldırılır. İşte efsaneye göre Testa Mora‘nın alnındaki beyaz bant böyle ortaya çıkar. Siyah baş ve beyaz bant… Bir savaşın değil, bir aşkın hatırası olur. Yüzyıllar geçer. Hikâyenin gerçekliği unutulur, ama sembol yaşamaya devam eder. Tarihçiler Testa Mora’nın kökenini başka yerde ararlar. Sembolün Aragon hanedanının kullandığı “Moor başı” figürüyle bağlantılı olduğu düşünülür.
Ama halkın hatırladığı hikâye farklıdır. Belki de bu yüzden Testa Mora yalnızca siyah bir baş değildir. Onda bir adanın geçmişi, savaşları, ayrılıkları ve özgürlük arayışı kadar, imkânsız bir aşkın hüznü de vardır.
Bugün Korsika’da bayraklarda, dükkânlarda, teknelerde, evlerin duvarlarında bu yüzle karşılaşabilirsiniz. Siyah bir yüz… Alnında beyaz bir bant… Bize yüzyıllar öncesinden bakan iki göz. Testa Mora da Korsika’nın böyle bir hikâyesidir.
Şimdi de yolumuz Akdeniz’in en büyük adalarından biri olan Sicilya’nın Messina şehrine uzanıyor. Adanın doğusunda, İtalya anakarasına en yakın noktada duran Messina, yüzyıllardır denizden gelenleri karşılayan bir şehir. Limanın girişinde elini denize doğru uzatmış Madonnina del Porto, yani Limanın Meryem’i karşılıyor. Heykelin altındaki Latince yazıda ise şu sözler yer alıyor: “Vos et ipsam civitatem benedicimus”. Türkçesi: “Sizi ve bu şehri kutsuyoruz”.
Yaklaşık altmış metre yüksekliğindeki bu anıt, Messina’ya gelen ve şehirden ayrılan gemileri selamlıyor. Messina’nın Meryem’le olan bağı ise çok daha eski. Rivayete göre Aziz Pavlus’un öğrencileri aracılığıyla Hristiyanlıkla tanışan Messina halkına Meryem bir mektup göndermiş ve şehri kutsamış. Bu nedenle Meryem, yüzyıllar boyunca Messina’nın koruyucusu olarak kabul edilmiş.
Messina’nın kalbinde, Piazza del Duomo‘da, şehrin en önemli yapılarından biri olan Messina Katedrali yükseliyor. Tarihi 12. yüzyıla kadar uzanan katedral, yüzyıllar boyunca yangınlar, depremler ve savaşlarla defalarca zarar görmüş. Özellikle 1908 Messina Depremi hem şehrin hem de katedralin büyük ölçüde yıkılmasına neden olmuş. Ardından yapı yeniden ayağa kaldırılmış. İkinci Dünya Savaşı sırasında gördüğü bombardımanlarla bir kez daha yıkılmış ve onarılmış. Messina, defalarca yıkılsa da her defasında yeniden ayağa kalkan, adeta küllerinden yeniden doğan bir şehir olması sebebiyle Anka Kuşu’na benzetiliyor.
Katedralin hemen yanında yükselen çan kulesi ise başka bir hikâye anlatıyor. Üzerindeki astronomik saat, 1933 yılında Strasbourg’daki Ungerer firması tarafından yapılmış. Her gün öğle saatlerinde saat kulesindeki figürler hareket ediyor. Messina’nın tarihinden ve Sicilya’nın geçmişinden sahneler canlanıyor. Aslan kükreyip bayrağını kaldırıyor, horoz kanatlarını açıyor, Sicilya Vesperleri’nin kahramanları Dina ve Clarenza çanları çalıyor.
Messina’nın bir başka önemli hikâyesi ise üniversitesinde saklı. Şehrin üniversite geleneği 16. yüzyıla kadar uzanıyor. 1908 depreminde üniversitenin binaları, kütüphaneleri ve bilimsel imkânları büyük zarar görmüş, buna rağmen kurum kısa sürede yeniden toparlanmış.
Messina’nın kendine özgü bir de limonu var: Limone Interdonato. Hikâyesi de oldukça ilginç. 19. yüzyılın sonlarında, Giovanni Interdonato’nun yaptığı çalışmalar sonucunda ortaya çıkan bu özel limon, ince kabuklu, hoş kokulu ve diğer birçok limona göre daha az asitli. Bugün Messina IGP adıyla korunuyor.
Messina’da denizi, tarihi, Meryem’in şehre uzanan elini, yeniden ayağa kalkan katedralini ve limon kokusunu ardımızda bırakırken rotamızı biraz daha güneye çeviriyoruz. Taormina’ya gidiyoruz.
Sicilya’nın güzelliğini anlatmak için bazen kelimeler yetmiyor. Bir yanda masmavi deniz, diğer yanda dağlar ve uzakta, zaman zaman gökyüzüne dumanını bırakan Etna… Taormina’nın taş sokaklarında yürürken geçmiş ile bugün yan yana ilerliyor. Şehrin ana caddesi Corso Umberto, eski kapılardan geçerek meydanları, küçük sokakları, dükkânları ve kafeleri birbirine bağlıyor.
Ama Taormina’nın asıl büyüsü, biraz daha yukarıdaki Antik Tiyatro’da gizli. M.Ö. 3. yüzyılda kayalıkların içine oyulan bu tiyatronun, yalnızca Sicilya’nın değil, dünyanın en etkileyici antik tiyatrolarından biri olduğu söyleniyor. Binlerce yıl önce insanlar burada oyunları izlerken karşılarında yalnızca sahneyi değil, İyon Denizi’ni de görüyorlarmış. Biz ne yazık ki göremedik…
Taormina’daki küçük tiyatro, yani Odeon ise kentin merkezinde, küçük ölçekte bir Roma dönemi tiyatrosu. Odeon, daha çok müzik, şiir ve küçük ölçekli sahne gösterileri için kullanılan yaklaşık 200–300 kişilik bir tiyatro. İlginç olan, tiyatronun bugün Taormina’nın hareketli merkezinde, Santa Caterina Kilisesi’nin hemen yanında ve Corso Umberto’ya çok yakın olması. Yani Taormina’da alışveriş yapan, kafelerde oturan insanların arasında bir anda karşınıza Roma döneminden kalma bir sahne çıkıyor.
Taormina’nın güzelliği 19. yüzyılda Avrupa’nın Grand Tour gezginlerini de kendine çekmiş. Sanatçılar, yazarlar ve aristokratlar Sicilya yolculuklarının önemli duraklarından biri olarak buraya gelmişler. Bugün hâlâ şehrin sokaklarında dolaşırken bu eski gezginlerin hayranlığını anlamak mümkün.
Ama Taormina’yı yalnızca gözlerimizle değil, biraz da damağımızla tanımak gerekiyor. Bir kafede oturup soğuk bir granita (*) söylemek… Bir başka köşede dışı çıtır, içi sıcak arancino (*)… Sicilya’nın güneşi, denizi ve mutfağı aynı sofrada buluşuyor. İnsan Taormina’da şunu düşünüyor: bazı şehirler gezilmez, yaşanır…
Taormina da onlardan biri. Bir sokağında tarih, diğerinde deniz, yukarıda Etna, masada granita… Messina bize yeniden ayağa kalkmayı anlatmıştı. Taormina ise güzelliğin zamanın karşısında nasıl ayakta kalabildiğini gösteriyor.
Yolculuğun son durağı Salerno…
İtalya’nın Campania bölgesinde, Amalfi kıyılarının hemen yanında yer alan Salerno, diğer güzelliklerden biraz farklı bir duyguyla karşılıyor insanı. Çünkü Salerno bir nevi geçiş şehri. Bir yanında Napoli, diğer yanında Amalfi kıyıları, önünde Akdeniz, arkasında göğe yükselen tepeler var.
Belki de bu yüzden Salerno’ya yaklaşırken insanın aklı yeniden denize, uzaklara ve geride bıraktığı yolculuğa gidiyor. Biz de Akdeniz’in üzerinde ilerlerken, ufukta bambaşka bir manzaraya tanık olmuştuk.
Stromboli Adası…
Denizin ortasında yükselen bu volkanik ada, gecenin karanlığında birden alevleniyor, ardından gökyüzüne doğru kızıl bir ışık yükseliyordu. Stromboli’nin patlamalarını uzaktan izlemek, Akdeniz’in yalnızca mavi ve sakin yüzünün olmadığını hatırlatmıştı bize. Bazen denizin ortasında, yüzyıllardır uyumayan bir ateş de yaşıyordu.
O gece Stromboli’nin kızıl ışıkları gözümüzün önünde yanıp sönerken, Akdeniz’in bize bir başka hikâyesini anlattığını düşündüm. Kimi kıyılar sessizce geçmişini saklıyor, kimi adalar efsanelerini taşıyor, kimi de denizin ortasında ateşini hâlâ canlı tutuyordu.
Şimdi ise o yolculuğun ardından Salerno’dayız. Tarih boyunca önemli bir liman olan Salerno’da hikâye yine denizle başlıyor. Gemiler geliyor, insanlar geliyor, ticaret gelişiyor, farklı kültürler bu limanda birbirine dokunuyor. Şehir zamanla Akdeniz’in önemli duraklarından biri haline geliyor. Salerno’nun tarihî mirasının en güzel örneklerinden biri Salerno Katedrali. On birinci yüzyılda Norman hükümdarı Roberto il Guiscardo tarafından yaptırılan katedral, farklı dönemlerin izlerini taşıyor.
Fakat Salerno’yu benim için asıl ilginç kılan başka bir hikâye var. Tıp… Orta Çağ’da burada gelişen Schola Medica Salernitana, Salerno’yu Avrupa’nın önemli tıp merkezlerinden biri haline getirmiş. Bu hikâyenin içinde bir de kadın var: Trotula de Ruggiero.
Salerno Tıp Okulu’nda çalışan Trotula, kadın hastalıkları, doğum ve kadın sağlığı üzerine yazılarıyla tanınan bir hekim ve magistra (öğretmen) olarak anılıyor. Onun adı, Orta Çağ’da kadınların tıp alanında da varlık gösterebildiğini hatırlatan önemli isimlerden biri. Böylece Salerno yalnızca gemilerin gelip gittiği bir liman değil, bilginin de yolculuk yaptığı bir şehir olarak kalıyor aklımda.
Ancak artık yolumuz başka bir güzelliğe uzanıyor; Sorrento’ya… Falezlerin üzerindeki bu şehre yaklaşırken manzara bir anda değişiyor. Deniz aşağıda, şehir yukarıda. Kayalıklar denize doğru uzanıyor; yeşil bahçeler, limon ağaçları ve dar sokaklar bu yüksek kıyının üzerine yerleşiyor. Napoli Körfezi’nin karşısında, yüksek falezlerin üzerinde kurulmuş Sorrento… Ufukta Vezüv… Açık havalarda Ischia ve Procida adaları…
Belki de Sorrento’nun büyüsü tam burada başlıyor. Çünkü burası yalnızca güzel bir sahil kenti değil. Denizle kara arasında asılı kalmış gibi. Falezlerin üzerinden aşağıya baktığınızda denizin rengi değişiyor. Kimi yerde koyu mavi, kimi yerde yeşile çalan bir renk… Kayaların arasına sıkışmış küçük koylar, denize inen yollar ve aşağıda bekleyen tekneler…
Sorrento deyince akla elbette limon geliyor. Şehrin sokaklarında yürürken limon ağaçlarının kokusunu duymamak neredeyse mümkün değil. Limonlar burada yalnızca sofralarda değil; likörlerde, tatlılarda, hediyelik eşyalarda, hatta şehrin görüntüsünde bile var.
Limon sarısı, deniz mavisi ve falezlerin yeşili…
Şehrin kalbinde Piazza Tasso bulunuyor. Buradan sokaklara dağıldığınızda küçük dükkânlar, kafeler, tarihî yapılar ve limon kokulu bahçeler arasında kayboluyorsunuz. Meydan adını, Sorrento’da doğan ünlü İtalyan şair Torquato Tasso’dan alıyor.
Sorrento’nun tarihî dokusunda San Francesco Manastırı, Villa Comunale ve Sant’Antonino Bazilikası da önemli yer tutuyor. Villa Comunale’nin seyir terasından denize baktığınızda ise şehrin neden yüzyıllardır gezginleri kendine çektiğini daha iyi anlıyorsunuz.
Ama Sorrento’nun belki de en güzel hikâyelerinden biri, falezlerin aşağısında saklı. Bagni della Regina Giovanna… Kraliçe Giovanna’nın hamamları. Napoli Kraliçesi Giovanna d’Angiò’nun burada genç sevgilileriyle buluştuğu anlatılıyor. Gerçek mi, efsane mi bilinmez…
Sorrento çevresinde bir başka hikâye ise Punta Campanella’da karşımıza çıkıyor. Sorrento Yarımadası’nın en uç noktasındaki bu burun, Napoli Körfezi ile Salerno Körfezi’ni birbirinden ayırıyor. Rivayete göre burası, Homeros’un Odysseia’sında Odysseus’un karşılaştığı sirenlerin yaşadığı yerlerden biri. Gerçekle efsane, denizle kayalık, tarih ile bugün birbirine karışıyor.
Sorrento’ya bakarken insan, neden yüzyıllar boyunca sanatçıların, şairlerin ve gezginlerin bu kıyılara geldiğini anlıyor. Kent, 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın Grand Tour güzergâhlarında da önemli bir durak olmuş.
Ve biz İbiza’dan Korsika’ya, Messina’dan Taormina’ya, Stromboli’den Salerno’ya, oradan Sorrento’ya uzanan yolculuğumuzun sonunda geriye dönüp baktığımızda, Akdeniz’in bize birbirinden farklı yüzler gösterdiğini görüyoruz.
İbiza, geçmişin tanrıçalarını saklayan ada…
Korsika, dağları, efsaneleri ve Testa Mora’sıyla kendi kimliğini koruyan ada…
Sicilya, Messina’dan Taormina’ya uzanan tarih, deniz ve Etna’nın ülkesi…
Sorrento ise falezlerin üzerinde limon kokusuyla denize bakan şehir.
Dördünün de hikâyesi başka. Hepsinin ortak yanı ise Akdeniz… Belki de Akdeniz’in güzelliği, birbirine hiç benzemeyen bu hikâyeleri aynı maviliğin altında buluşturmasında…
Bizim ise her limana yaklaştığımızda kafamızda hep aynı soru var: “Acaba bu kez Akdeniz bize hangi hikâyeyi anlatacak?”
Cevabı her kıyıda değişiyor. Ama denizin mavisi hep aynı kalıyor.
***
(*) Granita: Sicilya mutfağının çok sevilen, yarı donmuş bir tatlısıdır. Şerbet ile dondurma arasında bir kıvamdadır.
(*) Arancino: Sicilya mutfağının ünlü sokak lezzetlerinden biridir. Adını, görünüşünün portakala (arancia) benzemesinden alır.
