Doğumdan ölüme uzanan bir sayı-kırk

SEMRA YEŞİL – Yaşamımız içinde kırk sayısını ne kadar çok kullanırız. Hiç düşündünüz mü? Neden “otuz” değil de “kırk” diye? Günlerden bir gün ben bunu merak ederek sorgulamaya başladım… Bu bana kendi hayatımdaki kırkları hatırlattı.

Kızım doğduğunda annem kırk gün bizde kalmıştı ve kırk gün boyunca bebekle dışarı çıkmamıştık. Doğumun üzerinden kırk gün geçmişti ki annem, “Kırklamamız lazım!” dedi. “O da nedir?” diye sorduğumda şu yanıtı vermişti:

“Bak kızım, bu çok eski zamanlardan gelen bir gelenektir. Doğumdan sonraki ilk kırk gün çok önemlidir. Hem anne hem de bebek bu süre boyunca dışarıdan gelecek tehlikelere, hastalıklara, nazara karşı korunur. Kırk gün dolunca da bebeğin kırkı çıkarılır. Ondan sonra sokağa çıkabilirsiniz.

Bunun için güzelce su hazırlanır, içine, para, taş, tuz, çiçek gibi şeyler konur, dualar okunur, sonra bebek bu suyla yıkanır. Aslında hepsinin bir anlamı vardır. Örneğin; paranın bolluğu ve bereketi, tuzun korunmayı, taşın sağlamlığı ve uzun ömrü, çiçeklerinse güzelliği ve canlılığı simgelediği söylenir. Kimi yerlerde suyun içine kırk kaşık su eklendiğini de duydum. Ardından anne de yıkanır. Böylece hem bebek hem de anne kırklanmış olur.

Aslında kızım, kırklama dediğin yalnızca bebeği yıkamak değildir. Bir bebeğin dünyaya gelişinin ardından geçen ilk kırk günü geride bırakmanın, anneye ve ona sağlık, mutluluk ve güzel bir ömür dilemenin yoludur. Bir bakıma edilen duaların, iyi dileklerin ve bebeğe duyulan sevginin küçük bir törenidir.”

Annem uzun uzun anlatmış, anlattığına bire bir benzer ritüeli birlikte gerçekleştirmiştik. Bütün işler bittikten sonra da bebeği uyutup birer yorgunluk kahvesi içelim diye oturunca, hazır annemi bulmuşken, “Peki kahvenin hatırı neden kırk yıldır?” diye soruvermiştim. Çünkü annem bilge bir kadındı. Bu tür gelenekleri ve adetleri iyi bilirdi. Önce kahvesinden bir yudum, sonra da sigarasından bir nefes aldıktan sonra yine başladı anlatmaya:

“Canım kızım, birine kahve ikram etmek öyle sıradan bir şey değildir. Misafir geldi mi kahvesi hemen hazırlanır, yanına da bir bardak su, bir lokum ya da tatlı bir şey konur. Bazen bir fincan kahve eşliğinde saatlerce konuşulur, bazen de hiç konuşmadan bir arada olmanın tadına varılır. Dertleşilir, sevinçlere, kederlere ortak olunur. Bu anlamda sabah kahveleri hayatımızda çok önemli bir yer tutar. Adeta birbirlerinin psikoloğu olurlar. ‘İnsan insanın ağusunu alır’ derdi rahmetli anneciğim. Bunu insanların birbirlerinin acısını, sıkıntısını ya da içindeki zehri hafifletebileceğini anlatmak için kullanır. Tüm bunlar sabah kadınların eşlerini işlerine, çocuklarını okullarına uğurlayıp, ev işlerine başlamadan verdikleri kısa kahve molalarında yaşanır.

İşte kızım, kahvenin hatırı da biraz buradan gelir. Çünkü geriye yalnızca içilen kahve değil, o kahve eşliğinde paylaşılan anlar kalır. Bir de kahvenin hatırını anlatan eski bir hikâye vardır. Yeri gelmişken onu da anlatıvereyim. Ondan sonra da yavaş yavaş toparlanıp gideyim. Baban bekliyordur. Kırk gün oldu. Yine iyi idare etti.

Rivayete göre, bir yeniçeri kahvecisi, dükkânına gelen bir Rum müşterisine kahve ikram etmiş. Aradan yıllar geçmiş. İki insanın yolları diyelim ki kırk yıl sonra bambaşka bir yerde yeniden kesişmiş. Kahvenin hatırını unutmayan adam, geçmişte kendisine uzatılan o fincanı hatırlamış. Kahveciye minnetle teşekkür etmiş. Kahveci şaşırınca adam o günü hatırlatmış.

Hikâyenin farklı anlatımları olsa da özünde aynı düşünce varmış. Bir fincan kahve, bazen yıllarca unutulmayan bir iyiliğin, dostluğun ve vefanın hatırası olmuş. Çünkü iyilik küçük bile olsa o asla unutulmaz… İşte kızım, kahvenin kırk yıl hatırı olması da bundan diye anlatılır. Kahve biter, fincan boşalır ama o fincanı uzatan el, söylenen sözler ve birlikte geçirilen anlar insanın gönlünde yaşamaya devam eder.”

“Ay anne ne güzel anlatıyorsun! Hadi bir de şu kırk gün kırk geceyi anlatıversen. Onun da bir hikâyesi var mıdır? Mesela neden ‘kırk gün kırk gece’ düğün yapılır?”

“Otobüsü kaçırtacaksın bana. Ama hadi onu da anlatayım. Bak bu son olsun. Sen diğerlerini kendin araştır artık. Aslında bu söz, düğünlerin uzun uzun kutlandığını, sevincin ailelerle ve bazen bütün mahalle veya köyle paylaşıldığını anlatırmış. Eskiden düğün hazırlıkları günler öncesinden başlar, kadınlar yemekleri hazırlar, komşular yardıma koşar, çalgılar çalar, türküler söylenirmiş. Eve gelen giden eksik olmaz, herkes bu mutluluğa ortak olurmuş. Esasen düğün dediğin biraz da dayanışmaymış. Bir evin sevincini bütün ailenin, eşin, dostun kendi sevinci gibi yaşamasıymış.”

“Peki, neden kırk gün kırk gece demişler?”

“Bildiğim kadarıyla, kırk sayısı, uzunluğu ve çokluğu anlatan bir sayı olarak görülürmüş. Masallarda sözü edilen kırk gün kırk gece düğünler, bu güzel olayın öyle bir günde bitmediğini, günlerce gecelerce sürdüğünü anlatırmış. Bu söz zamanla dilimize yerleşmiş, mutlu sonla biten masalların da son cümlelerinden biri olmuş. Yani kızım, ‘kırk gün kırk gece düğün yapmak’ düğünün kırk gün boyunca sürmesi demek değilmiş. Bir mutluluğu doyasıya yaşamak, sevinci ailenden, çevrenden pek çok insanla paylaşmak demekmiş.”

“Çok teşekkür ederim anneciğim. Benim merak ettiğim başka kırklar da var ama dediğin gibi onları kendim araştıracağım” dedim ama diğerlerini araştırmak da bugüne kaldı. “Neyse, geç olsun güç olmasın” diyerek başladım araştırmaya… Sonunda fark ettim ki kırk sayısının kültürümüzde neden bu kadar yaygın kullanıldığına ilişkin kesin bir açıklama yok. Bunun yanı sıra farklı kültür ve inançlardaki anlamına baktığımda kırkın çoğu zaman herhangi bir konudaki sürecin tamamlanmasını, değişimi ve yeni bir döneme geçişi simgelediğini gördüm.

Bir bebeğin kırkı çıkar, çok üşüyünce kırk kat giyinirsiniz, bir insanın vefatının kırkıncı günü bir araya gelinir, gebelik yaklaşık kırk haftadır, masallar kırk gün kırk gece sürer, dostlukların kırk yıllık hatırı sayılır. Sanki kırk ile ifade edilen durum, hayatın bir eşiğinden diğerine geçerken durup bir nefes aldığımız, yaşamı anlamlandırdığımız çok özel bir olgudur.

Gelin, hazır konuyu açmışken, kırk sayısının kültürümüzdeki izlerine de hep birlikte bakalım…

Çok eskiden duyduğum bir anlatıya göre insan, sevdiği birini kaybettiğinde yüreğinde kırk mum yanarmış. Her gün bu mumlardan biri söner, günler geçtikçe acı biraz olsun hafiflermiş. Kırk günün sonunda otuz dokuz mum sönmüş olur, geriye bir tek mum kalırmış. O son mum hiç sönmez, insan yaşadığı sürece yanmaya ve kaybettiği kişinin anısını hatırlamasına yardım edermiş.

Bu anlatıyı kimden ya da nereden duyduğumu hatırlamıyorum. Ama ölümün ardından geçen kırk günü anlamlandıran inanışlar ve uygulamalar gerçekten var ve hâlâ uygulanmaya devam ediliyor. Örneğin; bazı yerlerde ölen kişinin odasında kırk gün ışık yakıldığına inanılır, kimi aileler kırkıncı gün mevlit okutur, dualar edilir, yemek ya da lokma dağıtılır. Bunların uygulanış şekilleri farklı yerleşim yerlerinde değişse de hepsinde ölen kişiyi anma, onun ardından dua etme ve acıyı paylaşma esastır.

Belki de kırk gün, geride kalanların kayıpla yaşamayı öğrenmeye çalıştığı bir zaman dilimidir. Mumların her gün biraz daha azalmasını anlatan hikâyede olduğu gibi, zaman geçer ama kaybedilen insanın hatırası bizde kalır.

Masallarımızda da kırk yiğit, kırk harami, kırk kapı ve kırk gün kırk gece gibi ifadelerle sık sık karşılaşırız. Buradaki kırk, yine gerçek sayıyı belirtmez. Bazen çokluğu, bazen ihtişamı, bazen de masalda anlatılan olağanüstü bir durumu anlatır.

Kırk kapıdan geçmek ya da yol üstünde pek çok sınavı aşmak, kahramanın uzun ve zorlu yolculuğunu simgeler. Efsanelerde, destanlarda karşımıza çıkan kırk yiğit ve kırk kız gibi tanımlamalar ise kahramanın çevresindekileri ve dayanışmayı anlatır.

Kırk sayısı, tasavvufta da önemli bir yere sahiptir. Kırk günlük inziva ve ibadet dönemi, kişinin nefsini terbiye etmesi, iç dünyasına yönelmesi ve manevi olgunlaşma arayışına girmesini ifade eder.

Halk inanışlarında yer alan Kırklar ve Kırklar Meclisi anlatıları da kırk sayısının manevi dünyadaki izlerini gösterir. Alevi-Bektaşi geleneğinde Kırklar Meclisi, cem ve semah anlatılarında kırkın yeri çok özeldir.

Kırk sayısı yer adlarında da kullanılmıştır. Kırklareli, Kırkçeşme ve Kırkpınar gibi… Ancak bunlar diğerleriyle aynı anlamı taşımıyor da olabilir.

Belki de kırk sayısını bu kadar özel yapan, hayatımızdaki değişimlere anlam katmasıdır. Bir bekleyişin sonu, bir acının ardından gelen kabulleniş, yeni bir başlangıç…

Masallar biter, hayat devam eder. İnsan değişir, büyür, olgunlaşır. Belki de kırk, bütün bunları anlatmanın bir yoludur. Kimi zaman bir başlangıcın, kimi zaman bir bitişin, kimi zaman da yeni bir yolun habercisidir. Çünkü kırk, yalnızca zamanı ifade eden bir sayı değil, o zamanların içinde biriktirdiğimiz yaşanmışlıklardır.

Related Images: