OSMAN AKBAŞAK – Bir önceki yazımda sözünü ettiğim Orhan Baykal’ın “Fosforlu Devrimci – Suat Derviş” kitabını okuduktan sonra çok etkilenip Suat Derviş’in yedi romanını sipariş verdim. Yaptığım araştırmada bunlardan üçünün en önemli kitaplarından olduğunu öğrendikten sonra on iki gün içinde üç kitabı bitirdim ve bunları sizlerle paylaşmak istedim.
Bunlar “Çılgın Gibi”, “Fosforlu Cevriye” ve “Ankara Mahpusu” romanları, sırada “Kara Kitap”, “İstanbul’un Bir Gecesi”, “Sınır” ve “Yeniden Yaşayabilseydik” var. Suat Derviş için çok geç kaldığımın farkındayım ve bu açığımı kapatmak için aldığım bütün kitaplarını sıra ile okuyacağım.
Şimdi size okuduğum üç kitap üzerindeki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Çılgın Gibi
“Çılgın Gibi” romanının giriş yazısını çoğumuzun tanıdığı Ercan Kesal yazmış. İlk sayfasında verilen bilgiye göre ki bunu Orhan Baykal’ın kitabında da okuyoruz, Suat Derviş Fransa’ya gittiği yıllarda Fransızcaya çevirdiği ilk romanlar “Çılgın Gibi” (“Yalının Gölgesi” adıyla) ve “Ankara mahpusu.” Aynı yazıda her ikisinin de Türkçeden Fransızcaya çevrilen ilk eserler olması açısından önemli olduğunu ve daha da önemlisi yabancı eleştirmenlerin Derviş’i Balzac ve Gorki ile karşılaştırmaları tümcesi. Doğrusunu isterseniz bana öncesinde biraz abartılıymış gibi görünmesine karşın romanı okuduktan sonra hatta ortasına dahi gelmeden eleştirmenlere hak verdim. Ercan Kesal da romanı okumaya başladıktan bir süre sonra şöyle bir duyguya kapılıyor: “İşte bir Madam Bovary hikâyesi daha!”
Suat Derviş bu romanında diğer kitaplarında olduğu gibi dönemi, ortamı çok büyük bir ustalıkla tanımlıyor. Bazen sayfalar boyu süren betimlemelerde okur kesinlikle sıkılmadan okuyabiliyor. Romanda Celile’nin Muhsin’e aşkı öylesine saf ve duru bir şekilde anlatılmış ki insan çıkarsız ve beklentisiz aşkın ne olduğunu bu romanı okuduktan sonra anlayabiliyor. Romanda Celile’den başka kim varsa hep bir beklenti içinde. Herkesin sevgisinde, dostluğunda, arkadaşlığında bir beklenti var. Celile, yalnızca seviyor hepsi o kadar, seviyor ve sevgisinin gerektirdiği şeyleri korkusuzca yapıyor. Başkaları ne der diye asla düşünmüyor. Hatta sevdiği insanın ne diyeceği bile çok umurunda değil. “Ben seviyorum” diyor o kadar…
Bu romanı okurken eleştirebileceğim tek konu çok sayıda eski sözcük kullanılması. Belki dönemin anlatımına uygun kalması için bu sözcükler bırakılmış olabilir. Ancak ben eski sözcükleri bildiğimi düşünürken en az yarısını bilmiyorum ve hiç kullanmadım. Gerçi bu sözcüklerin karşılığı sayfa altlarında verilmiş ama birkaç sayfa sonra yeniden geçtiğinde geri dönüp o hangi sözcüktü diye bulamıyorsunuz. Kitabın sonunda bir sözlük olarak verilseydi belki daha yararlı olabilirdi ya da hiç bu eski sözcükler kullanılmasa nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim. Elbette bu yayınevinin sorunu, yazarla ve kitapla hiç ilgisi yok.
Fosforlu Cevriye
“Fosforlu Cevriye” Suat Derviş’in belki de en bilinen romanlarının başında geliyor. Birkaç kez bu isimde filmler de çevrilmiş ama Orhan Baykal’ın kitabında okuduğumuz anılarından anladığımıza göre bu filmler çevrilirken Suat Derviş’e hiç danışılmadığı gibi romandaki Fosforlu Cevriye ile film kahramanı ve konu arasında hiçbir ilişki de yok.
Fosforlu Cevriye bir hayat kadını, Suat Derviş aristokrat bir aileden gelmiş bir kadın gazeteci… Romanı okurken insan müthiş bir ikileme düşüyor. Suat derviş gibi bir yazarın Fosforlu Cevriye’nin çevresinde geçen dili kullanışı muhteşem. Yaşam biçimini canlandırması bir başka alkışlanacak konu. Bu romanı yazmadan önce çok uzun süre İstanbul’un arka sokaklarını özellikle Galata’da Karaköy’de kentin sıradışı insanlarının arasına girerek yaptığı röportajlardan tanıdığı kişileri örnek alarak yazdığı biliniyor. Bir ilham kaynağı da romandan önce Zeki Duygu’nun bestesi olan “Fosforlu Cevriye (Karakolda Ayna Var)” şarkısı. Bu şarkının bazı dizeleri romanın bölümlerine başlık olmuş.
Suat Derviş bütün romanlarında olduğu gibi insanı insan olarak ele alıyor, toplumsal ahlak kuralları gözüyle bakmıyor, yaptığı ya da yapmadığı işlerden dolayı küçümsemiyor. Cevriye’yi bir hayat kadını, sokak kadını diye yargılamıyor, acımıyor sadece bir insan olarak bakıyor. Roman birinci tekil ağızdan yazılmış. Cevriye kendini anlatırken içinde olduğu yaşamı sorgulama gereği dahi duymuyor. Toplumda payına düşen yaşam biçiminin bu olduğunu kabul ediyor, aksini aklına dahi getirmiyor. Böyle bir kabulden sonra boyun eğmeyen yapısıyla içindeki saf sevgiyi koruyor ve hiçbir karşı davranışa ödün vermiyor. Bu bir yerde Suat Derviş’in toplumdaki muhalif duruşunun da edebiyattaki yansıması kabul edilebilir.
Romanın en önemli bölümlerinden biri de Cevriye’nin önce platonik sonra gerçek anlamda âşık olduğu sadece konuşmalarından anladığımız şekliyle bir siyasi kaçakla yaşadığı aşk. Adını Cevriye kadar okurun da hiçbir zaman öğrenemediği kahramanı yine Suat Derviş’in devrimci kimliğinle örtüştüğünü düşünebiliriz. Romanın hüzünlü finali de Cevriye’nin âşık olduğu devrimciyi kurtarma çabası sırasında gerçekleşiyor.
Romanın içinde birçok alt karakter var bu karakterlerin büyük çoğunluğu Cevriye gibi yaşamı bütün saflığıyla yaşayan kişiler. Suat Derviş bu kişileri hakkını vererek anlatabilmek için çok uzun süreler İstanbul’un kıyısında köşesinde birçok kişiyle röportajlar yapmış, birçok insanı yakından tanımaya çalışmış. Zaten romanda bu etkiyi okur çok rahatlıkla duyumsuyor.
Ankara Mahpusu
Bu romanın özelliği 1957 yılında Türkçeden Fransızcaya çevrilen ilk roman olmasıdır. Öncesinde 1945 yılında haber gazetesinde “Zeynep İçin” adıyla tefrika edilmiş. Türkçe kitap olarak basılması ise daha sonra 1968’de gerçekleşmiş. İlk iki tanıtmaya çalıştığım kitapla birlikte Suat Derviş’in en tanınan romanları arasında yer alıyor.
Vasfi bir tıp öğrencisidir, Romanların ilk sayfalarında 12 yıllık hapis cezasını çekip tahliye olduğunu okuruz. Sonra geri dönüşlerle neden hapse düştüğünü öğreniriz, tahliye olduktan sonra yaşadığı günlere tanık oluruz. Bence romanın vermeye çalıştığı en önemli mesaj “Herhangi bir suç için verilen ceza çekildikten sonra tamamlanır mı, yoksa sürmeye devam eder mi?” konusudur, yani adalet sistemi eleştirilir.
Romanın ortalarına doğru Vasfi’nin suçunun söylenegelen deyimle bir kader suçu olarak kabul edilebileceğini görürüz. Bir tıp öğrencisi okuluna devam edip çok sevdiği anası ile yaşamını sürdürürken bir aşka düşer. Âşık olduğu kız tarafından ötelenir, hırpalanır ve yine ilişkili bir nedenle cinayet işler. Elbette bu cezalandırılması gereken bir konudur ve Vasfi 12 yıl hapis yatar. Çıktıktan sonra cezası bitmiş midir? Suat Derviş roman boyunca okura bunu düşündürüyor. Yine diğer romanlarında olduğu gibi yan kahramanlar yaşamın sillesini yemiş, toplum dışına itilmiş, kenar mahallelerde yaşamaya mahkûm olmuş insanlar.
Vasfi hapisten çıktıktan sonra ilk birkaç gününü cebindeki para ile idare edecek şekilde geçirir ama o para tükendikten sonra önce yoksulluk sonra sefillik başlar. Bu ortamda tanıştığı insanları biz de yakından tanımak fırsatı buluruz. Büyük postanenin kaloriferlerine yaslanmış insanlar, Sirkeci tren garında bekleme salonunda yaşayan insanlar, Karaköy vapur iskelesinde ısınmaya çalışan insanlar derken bir yoksulluk edebiyatı yapıldığı düşünülmesin. Anlatılmak istenen verilen bir cezanın yani 12 yılın yatmakla bitmediğidir. Ceza neredeyse yaşam boyudur. Sık sık vurgulanan Bir işe girmek için gereksinim duyulan, polisten alınması gereken sabıkasızlık kâğıdının asla alınamayacak olması romanda birkaç kez vurgulanırken söylenmek istenen budur. “Yaşam boyu ceza…”
Belki de daha ilginci uğruna hapislere düştüğü Zeynep’ini 12 yıl sonra gördüğünde yaşadığı hayal kırıklığıdır. Romanda yazmaz ama okurun aklına gelir, Vasfi, bunun için mi 12 yıl hapis yatmıştır, bunun için mi hâlâ ceza çekmektedir. Ne ki artık yapacak bir şey yoktur yaşam biçimlenmiş yol çizilmiştir.
Romanın sonunu yazmak istemem elbette ama küçük bir notu da düşmek isterim. Bir şekilde Vasfi bütün sıkıntıların sonuna yaklaştığı anda bile sefalet günlerinde tanıdığı insanlardan birini bulup onu hiç olmazsa biraz olsun rahatlatmak için çaba harcaması Suat Derviş’in insan sevgisinden kaynaklanan bir ayrıntıdır.
Son olarak bu romanların 1930’lu 1940’lı yıllarda tefrika olarak, her gün bir bölümünün yayınlandığını düşünecek olursak Suat Derviş’e saygımız bir kez daha artar. Okuru ertesi gün devamını merak ettirecek, bekletecek şekilde bir roman yayınlamak gerçekten büyük cesaret ister. Sadece bu bakışla bile Suat Derviş alkışlanacak bir yazardır.
Yaşam öyküsü için bu sayfa çok dar gelir, sadece Nazım Hikmet’in ilk aşkı, Türkiye Komünist Partisi (TKP) genel sekreteri Reşat Fuat Baraner’in eşi olduğundan, çok sayıda gazetede yazı yazdığından, kırk civarında romanı olduğundan, bunların bir kısmını kendisinin Fransızcaya çevirmesinin dışında toplam on sekiz dile çevrildiğinden söz ederek kısa bir özet yapmış olurum.
1905’te doğup 1972’de anısı güzellere karışan Suat Derviş’i gazeteciliği, yazarlığı, toplumsal duruşu karşısında saygıyla selamlıyorum.




