RAŞEL RAKELLA ASAL – Yoko Ono’nun Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan “İçses ve İçyapı” (Music of the Mind & Inner Structure) sergisi, (25 Haziran – 27 Aralık 2026) sanatçının 70 yılı aşan kariyerini ve kavramsal sanattaki öncü rolünü izleyiciyle buluşturan kapsamlı bir retrospektif.
Sergiden söz etmeden evvel sizlere Yoko Ono’yu tanıtmak istiyorum. John Lennon’la evlendikten sonra Beatles grubunun dağılmasına neden olan kişi olarak gösterildi. Haliyle dünya onu bu olumsuz imajla tanıdı. Oysa Yoko Ono evlenmeden önce çağdaş sanat dünyasının öncü isimleri arasında yer alıyordu. Hatta eşi John Lennon, onun Beatles grubunun gölgesinde kaldığını “dünyanın en ünlü bilinmeyen sanatçısı” sözleriyle tanıtmıştı.
Yoko Ono ve John Lennon’ın en ilginç yönlerinden biri 1969’da Amsterdam’daki balaylarını sıra dışı bir barış eylemine dönüştürmeleri olmuştu. Otel odalarında basını ağırladıkları “Bed-In for Peace” (Barış İçin Yatakta Kalma) ile Vietnam Savaşı’na karşı seslerini duyurmuşlardı. Eylemiyle yalnızca Vietnam Savaşı’nı protesto etmiyorlar, protestonun ne olabileceğine ilişkin yerleşik düşünceleri de sorguluyorlardı.
O tarihlerde böyle bir eylemle dünya ilk kez karşılaşıyordu. Nasıl oluyordu da bir balayı, dünyanın konuştuğu bir barış çağrısına dönüşmüştü. Dünya farklı tepkiler verdi.
Şaşkınlık, alay, merak, hayranlık ve siyasal dayanışma… Farklı sesler çıktı. Kimileri bu eylemi ünlü bir çiftin gösterişi olarak gördü, kimileri savaş karşıtı hareketin en yaratıcı protestolarından biri olarak değerlendirdi. İngiliz basını eylemi ciddiyetsiz, hatta gülünç buldu. Amerikan basını eylemi geniş biçimde haberleştirdi. Gazeteciler, müzisyenler, hayranlar ve karşı-kültür çevrelerinden ziyaretçiler odaya girip eylemi izledi.
Eylemi küçümseyen gazeteciler bile fotoğraflarını yayımlayarak barış mesajının yayılmasına katkıda bulundu. Bir tarafta Vietnam’da bombalar, ölümler, yıkım ve şiddet sürerken diğer tarafta Amsterdam’da beyaz çarşaflar, çiçekler, sessizlik ve barış çağrısı yapan bir çift vardı. Bu karşıtlık, eylemin görsel dilini oluşturuyordu.
1969’da Vietnam Savaşı’na karşı özellikle Amerika ve Avrupa’da büyük gösteriler düzenleniyordu. Lennon ve Ono’nun protestosu ise farklıydı. Onlar sokağa çıkıp slogan atmak yerine, basını kendi özel alanlarına, yatak odalarına davet ediyorlardı. Bu olayın asıl önemi, savaş karşıtlığını şiddetli bir çatışma ya da kitlesel yürüyüş yerine, gündelik hayatın en mahrem alanlarından biri olan yatak odasına taşımasıydı. Belki de ilk kez bir balayı, dünya basınının gözleri önünde barış üzerine düşünmeye çağıran bir performansa dönüşüyordu.
Bu çifti ben bu eylemle tanıdım. İtiraf etmem gerekir ki, çok yadırgamıştım. Onaylamıyordum. John Lennon’un müziğine bir sözüm yoktu. Bu çift de ne yapmaya çalışıyordu? Amaçları ilgi çekmek olmalıydı. İlgi çekmek için çok mahrem bir alanı seçmişlerdi. Kabul edilemezdi.
O yıl, yeni liseden mezun olan kız böyle düşünüyordu. Zamanla sanata merakım arttı, sanat üzerine dersler aldım, seminerlere katıldım, sanatı tanımaya, anlamaya çalıştım. Merakım arttıkça sergileri, müzeleri gezmek vazgeçilmezim oldu. Çağdaş sanatın ardındaki felsefeyi tanıdıkça düşüncelerim değişti. Kavramsal sanatı tanıdıkça sanatın yalnızca müzelerde sergilenen nesnelerden oluşmadığını, bir düşüncenin, bir hareketin, hatta hareketsizliğin de sanat olabileceğini anlamaya başladım.
Bu sanat akımına göre yatak bir sahneye, balayı bir performansa, iki insanın hareketsizliği ise siyasal bir ifadeye dönüşebilirdi. Üstelik burada ilginç bir durum söz konusuydu: Basın özel hayatı gözetlemek istiyordu; Ono ve Lennon ise bu merakı kullanarak kamusal bir sorun üzerine dünyayı eylem almaya çağırıyorlardı. Bu eylem yalnızca bir savaş protestosu değil, medyanın işleyişini görünür kılan bir sanat eylemi olarak da yorumlanabilirdi.
Yoko Ono, 2012 yılında The Guardian için yazdığı değerlendirmede sanat dünyasının desteğini görmediklerini anlatıyor, eylemin hâlâ tartışılmasını ise önemli buluyor, genç nesli kendi yaratıcı protesto biçimlerini geliştirmeye davet ediyordu.
Geçen ay yaptığım İstanbul gezimden izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım. Tabii ki, ilk durağım Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan Yoko Ono sergisi oldu.
Yoko Ono’nun 1960’lardan günümüze dek farklı dönemlerde ürettiği işleri bir araya getiren “İçses ve İçyapı”, yalnızca kapsamlı bir retrospektif değil izleyicileri düşünmeye davet eden güçlü bir sergi. İzleyiciyi pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp“Hisset… Haykır… Hayal et…” talimatları ekseninde onu dönüştürmeyi amaçlıyor.
Ono’nun sanatsal pratiğinin temelinde geleneksel sanat nesnesini merkeze koymak yerine, eseri bir fikir, bir talimat veya bir deneyim olarak sunması yatıyor. Sergi mekânı bu noktada yalnızca eserlerin sergilendiği fiziksel bir ortam olmaktan çıkıyor farklı yaşam öykülerinin kesiştiği, ortak duyguların görünürlük kazandığı yaşayan bir arşive dönüşüyor.
Ben tüm sergiden çok etkilenerek ayrıldım müzeden. En çok etkilendiğim ve çok sarsıcı bulduğum “Benim Annem Güzel” (My Mommy Is Beautiful) adlı yerleştirme oldu. “Benim Annem Güzel” eserini izleyici kendi yazdığı notlardan oluşturuyor. Yoko Ono bu eserde sadece anne ve çocuk arasındaki o sıcak bağı ele almıyor; kavramın çok daha geniş, evrensel ve bazen de sarsıcı bir boyutta işlenmesini amaçlıyor.
Ziyaretçilerin annelerine duydukları minneti, sevgiyi, özlemi, nefreti, kini, kırgınlığı bir kâğıda döküp duvardaki panoya asmalar isteniyor. “Anne sevgisi üzerine kim yazmak istemez ki?” diyeceksiniz. Ama öyle olmuyor. İlk etapta çok genel olarak bildiğimiz “anne sevgisi” devreye giriyor. Kolay gibi görünen bu eylemde katılımcı anne ile arasındaki bağla yüzleşmiş oluyor.
Bu yönüyle enstalasyon, anne ile çocuk arasındaki saf sevgiyi, sığınma ihtiyacını ve şefkati yücelten devasa bir kolektif anı duvarına dönüştüğü gibi yüzlerce insanın içini döktüğü bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Notlar yan yana geldikçe, bireysel duygular kitlesel bir paylaşıma dönüşüyor. Başkalarının da benzer acılar, sevgiler veya pişmanlıklar yaşadığını gören izleyici için bu pano, anneyle olan bağı temize çekme, anlama, af etme, özür dileme ve şifalandırma alanına dönüşüyor.
İlk kez böyle bir deneyim yaşıyordum. Bir sanatçı bir eser üretmek yerine izleyiciye bir talimat vererek sanatın gerçekleşmesini izleyicinin zihnine ve katılımına devrediyordu. İlk tepkim “Ben bir not yazmayacağım” oldu. Annemle çok inişli çıkışlı bir ilişkim olmuştu. Ona karşı kırgınlıklarım vardı. Onun bize sevgi göstermediğinden, bizlere sarılmayışından, bizlere sevgi sözcüklerini esirgeyişinden yakınırdım.
Anneme beslediğim bu duygu benim sırrımdı, kimse ile paylaşmadım. Başka annelerin davranışları ile karşılaştırdığımda, “İşte benim annem böyle bir anne” der, onu olduğu gibi kabul etmeye çalışırdım. Oysa sevgisiz bir insan hiç değildi ama sevgi göstermenin bir zaaf olduğu düşüncesi ağır basıyordu.
Beni ve kardeşlerimi çok sevdiğini bilsem de asla bizi doya doya öpüp koklamayan annemi kabullenmiştim. Anne sevgisini küçük olaylardan, davranışlardan hissedip yetinen bir çocukluk geçirdim. Her çocuk gibi biraz şımartılmak benim de hakkımdı. Onun bu sevgi biçimi, otoriter tavrı beni derinden yaraladı. Ama yaşandı bir kere. Bizim yaşam biçimimiz de böyleymiş. Anne tarafından öpülmek nasıl bir şey? Sarılmak? Bilmiyorum. Acı olan da asla bilemeyeceğim. Anne sevgisini doya doya hissedenler çok şanslısınız…
Ölümünün üzerinden neredeyse on iki yıla yakın süre geçti. Onunla yaşadıklarım? İnişli ve çıkışlı bir ilişkiydi… Şimdi bir film şeridi akışa geçiyor. İlk diş çektirdiğimde o eli sıkı sıkı tuttuğumu hatırlıyorum. Sonra okulun ilk gününü hatırlıyorum. Onun son ameliyatında ameliyathanenin kapısından girerken yine o eli tuttuğumu şimdi bile çok derinden hissedebiliyorum. Zaman geçiyor, ben büyüyorum ve o elin kıymetini her gün daha çok anlıyorum.
Annemin son yıllarını Çeşme’deki evimde beraber geçirdik. Annem tam manasıyla bir kitap kurduydu. Bunu hep hatırlayacağım. Elinde bir kitap veya gazeteyle yatağına gömülür, her şeyden kopardı. Annemle kitaplardan konuşurduk ya da gördüğümüz bir film hakkında… İnsanı insan yapan her şeyi sorgulardık…
Sonra geri kalan diğer sahneler var: O, benim hiç olmadığım ve ben o olduğumda, o benim arkadaşım, dostum, sırdaşım, annem, kendimdi ve sonsuza dek hep öyle kalacaktık. Ve aramızda hiçbir şey söylenmediği halde, daha çok doğrulanmıştı bu. Anne kızdık. Ve bu ayrıcalık sadece bir kez verilmişti bize.
Ona olan sevgim zerre azalmadı. Hep hayal ediyorum, şimdi gelse, karşımdaki koltuğa otursa, konuşsak, okuduğumuz kitapları tartışsak, atışsak, gülüp geçsek. “Anne, seni sandığından çok daha fazla seviyorum” diyebilsem. “Çok özledim” diyebilsem…
Anneden uzak yaşayınca daha çok büyüyor sevgi…
Ya siz? Bu duvara anneniz üzerine nasıl bir not bırakmak isterdiniz?




