RAŞEL RAKELLA ASAL – Yaz sona ermeye başlıyor. Kavurucu sıcaklar hafif serinliğe, kalabalık denizler de doğanın ıssızlığına bırakacak yerini. Gündüz denizde yüzdükten sonra akşamüstü serinliğinde üzerine ince bir hırka almadan dışarıda oturulmuyor. Rüzgâr artık serin esiyor; bir zamanlar ferahlatıcı gelen denizin serin suya artık ancak cesur olanlar girebiliyor. Kış göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Yaz ise ondan da hızlı bitiyor.
Amerika’ya dönen akrabalarımızı uğurladık. Sonunda onları görmeyi başardık ama yalnızca, “Seneye görüşürüz. İyi yolculuklar” diyebilmek için.
Onlarla plaja da gittik; gerçi yalnızca iki kez. İkisinde de bir şeyler tam olması gerektiği gibi değildi. İlkinde öylesine rüzgârlıydı ki neredeyse hepimizi huzursuz etmişti. İkincisinde ise dalgalar öylesine büyük bir güçle yükseliyordu ki bizi bir lokmada yutabilecekmiş gibi görünüyordu. O gün yaz sanki vedaya hazırlanıyordu.
Belleğin tuhaf bir huyu var: Bir yılı diğerinin üzerine seriyor, sonunda aralarındaki sınırlar silinmiş oluyor. İşte yazdan bana kalan son görüntüleri böyle hatırlıyorum.
Son deniz sefamı sürerken yazlık evi nasıl kapatacağım konusunda ne kadar endişelendiğimi hatırlıyorum. Deniz kıyısında birbirlerine sarılmış genç bir çifti seyredişimi hatırlıyorum; öpüşüyorlardı. Gençler benim gibi zamanın geçmekte olduğunu henüz öğrenmemişler diye geçirdim aklımdan. İnsan ancak gençken böylesine kendini bırakabilir diye düşünmüştüm… Ve neredeyse aynı anda, kendi gençliğimin çoktan sona erdiğini düşündüğümü hatırlıyorum.
Doğum günleri her zaman beraberinde belli belirsiz bir hüzün getirir. Her eylülde geri dönüyor bu duygu. Ama bu yıl, hayatımın en güzel bölümünün geçmişte kaldığını alışılmadık bir kesinlikle hissediyorum. Ve plajda durmuş, doğanın başka bir mevsime doğru çekilişini seyrederken sanki doğa özellikle o öğleden sonrayı seçmiş, bana her şeyin kendine ayrılmış bir zamanı olduğunu hatırlatmak istiyordu.
Artık hatırlanacak şeyler, planlanacak şeylerden daha fazlaymış gibi geliyor. Arkamda beni geriye doğru çekenler, önümde beni çağıranlardan daha çok. Hayatın boş sayfalarla dolu bir kitap olduğuna dair o sarhoş edici inancı özlüyorum. Geleceğin uzaklarda bir yerde durduğuna; uçsuz bucaksız, kıpır kıpır ve olasılıklarla dolup taşan bir zaman dilimi olduğuna inanmayı özlüyorum.
Yaz bitiyordu, evim yine bomboş kalacak, büyük bir yankı odasına dönüşecekti. Ben şehre geri dönecektim-işlek caddelere, sokaklara, trafiğe, karmaşaya, boğucu bir iç içelik içindeki binalara, gökdelenlere… Sanki kendi hayatımın akıp gidişini, onu biraz dışında bir yerden seyretmiştim. Çevremde başka hayatların sesleri vardı: öpüşen genç çift, suda çığlık çığlığa oynayan çocuklar, başlamak üzere olan okul yılı hakkında kendi aralarında konuşan anneler…
Yaza veda ediyordum. Yazın bitişi yalnızca mevsimsel bir değişim değil, gençliğimin ve “önümde sonsuz zaman var” duygusunun kaybıydı.
O gün plaja son gelişim olacağını biliyordum. Yine de suya girdim. Bunu, bir şekilde küçük bir törene dönüştürmek istiyordum. Bu yüzden serinlemiş suyun bedenimi sarıp sarmalamasına izin verdim. Akıntının ağırlığımı taşımasına bıraktım kendimi – düşüncelerimi taşıyamasa bile. Ürperdim.
