Konu kentse herkes uzmanıdır!

Cengiz Türksoy – Türk Dil Kurumu’nun (TDK) Türkçe Sözlük’ünde uzman “belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse” olarak tanımlanıyor. Buna göre, bir konuda uzman olabilmek için demek ki, insanın o konu hakkındaki bilgisinin, görüşünün ve becerisinin çok olması gerekiyor. Bir işte ya da bir konuda çok bilgi sahibi olmak için ise insan kendisini uzun süre ve sürekli eğitmeli, becerisini geliştirmek için uzun süre çalışarak deneyim kazanmalı ve görüşler oluşturmak için de konunun bütün ayrıntıları hakkında düşünce üretebilecek birikime sahip olmalıdır.

Dünyada, özellikle son iki yüz yılda üretilen bilimsel bilginin ulaştığı düzey uzmanlık alanlarının çeşitlenmesine yol açmıştır. Günümüzde artık neredeyse her işin, her konunun ayrı bir uzmanı vardır ve kimse bu durumu yadırgamaz. Bunun tek istisnası kenttir! Bu konunun da ayrı bir uzmanlık alanı olduğu -nedense- pek anımsanmak istenmez. Konu kent ve kent planlama olunca hemen herkes kentin çok sayıda değişkene bağlı olarak biçimlendiğinden habersiz, kendince saptadığı yanlışlar üzerine ahkâm kesmeye bayılır.

***

Kimi kentlilerin, yaşamlarını geçirdiği yapılı çevreye duyarlılığı oranında her gün karşılaştığı sorunların çözümü için kafa yorması, düşündüğü çözümlerin uygulanması için yol ve yöntem arayışları içinde olması, bu bağlamda, kendisi gibi olanlarla birlikte örgütlenmesi ve kent hakkındaki karar vericileri yönlendirmek için çaba harcaması onlarla karıştırılmamalıdır. Bu çabalar, kentlileşmiş olmanın gereğidir ve yaygınlaşması için desteklenmelidir. 

Sorun, kentteki ve kent yaşamındaki gelişimi/değişimi siyasal yaklaşımı ya da öznel yargıları ve duygularıyla eleştirerek, “uzman edasıyla” konuşanlardır. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın” en seçkin örnekleri onların söylemlerinde bulunur. Ne yazık ki onlar, duyarlı kentlilerden çok daha kalabalıktırlar. Abartılı, gerçek dışı, kentin gerçekleriyle ilgisiz, kişisel heveslerine dayanan uydurma proje önerileriyle, kulağa hoş gelen boş söylemleriyle, bazen ulusal ve yerel basında da destek bulurlar ve kentteki karar vericileri bile etkileyebilirler. Onlar birkaç grupta toplanabilir:

• “Herkes, kendi arazisine parası yettiğince istediği yapıyı, istediği yükseklikte yapsın. Neden engelleniyor ki?” diyenler,

• “Kentin büyümüş bir köye dönüştüğünü” savunarak, geniş kapsamlı mühendislik projeleriyle kentin çehresinin değiştirilmesinden ve modern bir kent oluşturulmasından yana olanlar,

• Alınacak kararlarla, kentin her yöresinin birbirine benzetilmesini isteyenler,

• Her yerin yeşil alanlarla donatılmasını, kentin “bahçe kent” karakteri kazanmasını, yapılaşmaya yalnızca çeperlerde izin verilmesini arzulayanlar,

• Gökdelen niteliğinde yüksek yapılaşmaya her koşulda karşı çıkanlar,

• Çocukluğunda algıladığı kenti özleyip, hiç değilse var olan korunsun diye gelişmenin dondurulmasından yana olanlar,

• Hayallerindeki iktisadi ve toplumsal sistemin yaratacağını varsaydıkları “kusursuz kentlerde” olmayacağı düşüncesiyle, yapılmak istenen her şeye karşı çıkanlar bu kesimin başlıca bileşenleridir.

***

Bir örnek:

Son yirmi yılda, çöküntü bölgesi olmaktan çıkarılmış olan ve İzmirlilerin “gökdelenler bölgesi” diye adlandırdığı alandaki dönüşümü biçimlendiren, “Yeni Kent Merkezi Planı”ndaki yapılaşma kararları, uzun zamandır, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların sürdürdüğü anlamsız tartışmalardan birisinin temel konusudur.

2003 yılında onanan “Yeni Kent Merkezi Planı” ile 2000’li yılların başına değin, on yıllar boyunca Körfez çevresini kuşatan kenti birbirinden kopuk iki alt bölgeye (Konak ve Karşıyaka) ayırmış, kentteki merkezi konumuna karşın terk edilmiş, yıpranmış ve konumuyla ilgisiz kullanımlarla işgal edilmiş, olağanüstü kirletilmiş ve değersizleştirilmiş, kentin tam ortasında olmasına karşın kent dışına itilmiş, İzmir’in ilk kurulduğu yerdeki, kentin en önemli değerlerinden Bayraklı Höyüğü’nün varlığını bile unutturmuş olan çöküntü alanını dönüştürmek ve böylece Konak ile Karşıyaka ilçelerini bütünleştirmek”, “eski dağınık kent merkezi ile bu bölgenin en değerli varlığı Kemeraltı’nın ve alt merkezlerin mevcut dokusunu, tahminlerin ötesinde büyüyen kentin gereksinimleri doğrultusundaki yatırımcı istemlerinin baskısından kurtarmak”, “alanın kent içindeki konumundan da yararlanarak, uzun erimli gereksinimlerini karşılayacak yeni bir kent merkezi yaratmak” hedeflenmişti. Plan kararlarıyla kısa sürede bu hedefe ulaşılmıştır.

Tümüyle saydam yürütülen plan hazırlıkları kent gündemindeyken ve meclis onayı sonrasında planın bir ay askıda kaldığı günlerde hiç kimsenin alınan kararlara itirazı olmamıştı. O dönemde, alanda yükselecek gökdelenlerin geleceğin İzmir’ine zararları olacağı öne sürülmedi. Kesinleşip yürürlüğe girdikten sonra da plan aleyhine kimse dava açmadı.

Günümüzde de sürmekte olan “gökdelenler bölgesi” hakkındaki bütün tartışmalar ancak yapılar yükseldiğinde başladı ama karşı çıkanlar, “O çöküntü alanından kenti kurtarmak için başka ne yapılmalıydı?” ve “Oradaki gökdelenler kent yaşamına ne gibi zararlar veriyor?” sorularına şimdiye değin, hiçbir tutarlı ve somut yanıt vermediler. Belki yanıtları vardır ama en azından ben duymadım. Anlaşıldığı kadarıyla, kentte yüksek yapılar görmekten pek hoşlanmıyorlar! Bu tartışmalar, “kent uzmanlarının (!)”, kenti, ancak gözlemledikleri kadar algıladığını ve öznel yargılarla eleştirdiğini gösteren tipik bir örnektir.

On binlerce hektar genişliğindeki ve nüfusu milyonlarla ifade edilen kentlerin bütüncül algılanması, gelişim / büyüme dinamiklerinin saptanması, büyümenin kamuya maliyetinin öngörülmesi, iktisadi ve toplumsal yaşamın kent mekanını nasıl biçimlendirdiği ve benzeri konular bilgi birikimi, deneyim ve nesnel değerlendirme becerisi gerektirir. Bu konularda birazcık da olsa bilgi sahibi olmadan, sınırlı kişisel algıyla yetinip plan kararlarının hangi düşüncenin ürünü olduğu da araştırılıp öğrenilmeden, kentte köklü dönüşüm yaratan Yeni Kent Merkezi Planı gibi girişimler hakkında -olumlu ya da olumsuz- öznel yargılardan kurtulmak olanaksızdır.

Hem yüksek yapı yandaşları hem karşıtları, bu bilgilerle kendilerini özgürleştirseler, böyle kentlerde ancak plan kararlarıyla belirlenen doğru alanda, doğru konumlandırılarak, bilime ve mühendislik kurallarına uygun biçimde yüksek yapılar ve gökdelenler yapılmasına izin verilmesiyle “kentin, yağ lekesi gibi yayılıp çevresindeki arazileri daha çok işgal etmesinin önlendiğini”, “hektarlarca verimli tarım toprağının ve orman alanlarının kurtarıldığını”, “gelecekteki altyapı ve ulaşım maliyetlerinin azaltıldığını”, “kentsel hizmetlerin görece kolaylaştırıldığını”, “doğal çevrenin kirlenmemesi için alınan önlemlere katkı verildiğini”, “tarihi, kültürel ve doğal değerlerin korunması için destek olunduğunu” kolayca görebilir, anlamsız boş tartışmalarla zaman geçirmezler.

***

Kentteki değişimi siyasi tercihleri ya da öznel yargıları ve duygularıyla eleştiren ama aralarında bağdaşıklık (homojenlik) olmayan bu insanları bir araya getiren tek özellikleri, “kente ilişkin bilgi birikimlerinin orada yaşıyor olmanın ötesine geçmemesidir”. 

Gözleyebildikleri kadar algıladıkları kentten beklentileri çok farklı olsa da birçoğu hemen her söylemini dünyanın şu ya da bu kentine yaptıkları turistik gezilerde rastladıkları iyi ve güzel şeyleri örnek verip süsleyerek yaşadıkları kenti eleştirirler. O şeylerin öncesini, sonrasını, neyi değiştirdiğini, hangi gereksinimi karşılamak için, hangi koşullarda ve ne zaman yapıldığını, yapılmış olmasıyla beklenmeyen yeni sorunlara yol açıp açmadığını bilmeksizin, onların kendi kentlerinde de olmasını isterler. 

Kimileri, kent yöneticilerini eleştirirken de aynı gözlemlerini kullanır ve onları dış gezilerinde gördüklerini yönettikleri kentte yapmadıkları için suçlarlar. 

Amatör kent uzmanlarının, kahvehane sohbetleri kıvamındaki bu tartışmaları orada kaldığında sorun yoktur. Kuşkusuz herkes, her düşüncesini istediği gibi anlatabilmelidir, ama onların arasından kimileri seçim kazanarak ya da atanarak kente ilişkin karar vericiler arasına katıldıklarında kentlerimizin başına neler geldiğini görmek hiç zor değildir.

Aman dikkat!

Related Images: