1945 yılının Temmuz ayında New Mexico çölünde ilk atom bombası denemesi yapıldığında Fizikçi J. Robert Oppenheimer üzüntüsünü Hintli şair Bhagavad Gita’nın: “Şimdi ben Ölüm oldum – Dünyaların Yok Edicisi.” sözleriyle bildirdi. Atom bombası, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin yürüttüğü Manhattan Projesi kapsamında, onun liderliğinde geliştirilmişti.
“Atom bombasının babası” olarak anılan Oppenheimer’ın New Mexico’daki laboratuvarda teorik çalışmaları pratik bir silaha dönüştüren ekibin başındaydı. Projede çalışan sayısı 250 bin kişiydi. Bu denemeden sonra “Şişman Adam” (Fat Man) ve “Küçük Oğlan” (Little Boy) adlı iki bomba yapıldı. O ana kadar bilinmeyen yıkıcı bir teknolojide imzası vardı. Ve o günden sonra insanlık, insanlığı yok edebilecek yıkıcı silahların tehdidi altında yaşayacaktı. Artık insanoğlu için yeni bir dönem başlamıştı: Nükleer savaş tehdidi.
6 Ağustos 1945’te “Küçük Oğlan”, 400 bin nüfuslu Hiroşima’ya atıldı. 100 binden fazla insan anında öldü. 150 bine yakın insan radyasyonun etkisiyle ölmeye devam etti. 150 binden fazla bina yıkıldı. Japonya teslim olmadı. 9 Ağustos’ta “Şişman Adam” Nagazaki’ye atıldı. 100 binden fazla insan anında öldü. Japonya teslim oldu. Bu vahşet senaryodan ders almayan, Sovyetler Birliği de 1949 yılında nükleer silah sahibi oldu. Dünyada birçok ülke bu silahı edinmek için harekete geçti.
İnsanoğlu, var olduğu günden beri silah geliştirmeye devam etti. 21. yüzyılda silah teknolojisinde ulaşılan nokta, artık tüm insanlığı tehdit eder hale geldi. İnsanlık bu yaşananlardan maalesef ders almadı.
Dünya çalkantılı bir dönemden geçiyor. Ne yazık ki, bildiğim bir şey var. Bu kaos ortamının kontrolu kesinlikle bende değil. Yalnız bende olmadığı gibi hiçbirimizde de yok. Yaşadığımız bu kaos ortamı çok daha büyük ve çok daha sırlarlar dolu. Dünyayı yönetenlerin elindeyiz. Burada işleyen büyük bir plan var ve ne ben ne de sıradan insan buna vakıf değiliz.
Roma İmparatorluğu döneminde yaşayan Epiktetos’in söylediği gibi, “Bazı şeyler kontrolümüz altında, bazıları ise değil”. Demek o günden bugüne insanoğlu için pek bir şey değişmemiş. Kontrol edemediğimiz pek çok şey var, ama kontrol edebildiğimiz şeyler çok az. En başta herhangi bir duruma nasıl karşılık verdiğimiz bizim elimizde. Epiktetos ayrıca şöyle demiş:
“Mutluluğa giden yalnızca bir yol vardır; o da irademizin gücünü aşan şeyler için kaygılanmayı bırakmaktır.”
Bu görüşe göre demek ki huzurumuz kendi elimizde ve bize bağlı. Kısaca herhangi bir koşul altında seçimlerimiz bizim özgürlüğümüzün alanına giriyor. Kendi yolumu seçebilme hakkım olduğuna göre, ben kalbimi hayata açık tutmayı ve sevgiyi seçiyorum.
Hayat bir anda geçip gidiyor ve her ne kadar hüzün, yas ve acıyla dolu olsa da aynı zamanda neşe, hayret ve güzellikle de dolu. Gerçekten çok kıymetli bir şey bu ve bildiğimiz kadarıyla yalnızca bir kez yaşanıyor. Bu yüzden sevgiyi seçiyorum. Bu yolculuğu, bu serüveni ve kendimi sevmeyi seçiyorum. Geçip giden her nefesi, bu cömert şimdiki anı sevmeyi seçiyorum; çünkü bu an bir daha asla yaşanmayacak. Bir kez daha bütünüyle yıkılma ihtimali olsa bile sevgiyi seçiyorum. Sevgi; genişleyen, açılan, dışa taşan, kalan, açığa çıkaran, paylaşan, iyileştiren enerji olduğuna göre ben hayatımı tam da böyle yaşamak istiyorum.
Bu, hiç kimsenin benden alamayacağı bir seçim. Ve ona sıkı sıkı tutunmalıyım.
Ve böylece hayatıma devam ediyorum; kışın bahara dönüşünü izliyorum, geçen sonbaharda birlikte uykuya dalışını seyrettiğimiz ağaçlarda yaprakların tomurcuklanışını, ilk çiçeklerin açışını, yaprakların gürleşmesini, güneşin giderek güçlenişini. Ve sizleri, okurlarımı düşünüyorum; acaba siz de daha önce defalarca olduğu gibi, paylaştığımız bağı ve çelişkilerle dolu bir dünyada var olan sıradan insan olduğumuzu anlıyor olmalısınız. Ancak sevgiyi ve güzelliği bilen bir dünyada huzurla var olmayı bilen insanlar olduğumuzu…
