Unutma, unutturma…

Kamuyu anlıyorum, bedeni lapa beyni sünger hale gelsin diye, elden gelen yapılıyor. Ganyanından süper loto bilmemnesine, her günü kumarhaneye çevrilen bir coğrafyada, algısızlık bataklığında kulaç atmakta, dünsüz-yarınsız yaşayıp gitmektedir. Olup biten her şeyi, bir televizyon dizisi gibi izlemektedir. Bu yabancılaşmanın ve sonuçlarının, tarihte pek çok örneği vardır.

Devleti de anlıyorum, kolay kolay aklına bile getiremez. Moda deyimle ve hal-i pür mealiyle “medyayı” da anlıyorum; üç kuruşa koşuşturan mensupları “haber”leştirse de, o “haber” ya kuşa çevrilir, ya da çöpe atılır. Saçma sapan temaşaları “tiyatro”, zeka yoksunu “gösterileri” mucize olarak yazan, üstü başı reklam isine bulanmış “kültür sanat lordları – kontesleri”ni de anlıyorum. Onlar “sanat mafyası”nın şöyle ya da böyle yaratıcısı, ortağı, yardım ve yatakçısıdır. Ortalık toz dumana kesilirken, onlar “üfürükten tayyare selam söyle o yâre” mealinden yazarlar. Bunu yaparken “Ölü Ozanlar”ın ruhlarını incitmekten, en muhalifini evcilleştirmekten, yaşamı çile dolu sanat emekçilerini sıradanlaştırmaktan utanmazlar Tamam, hepsini onaylamasam da anlıyorum, anlamaya çalışıyorum. Ruhları, omurgaları, beyinleri bu kadardır. Uzatmayayım da, “Bazen çok ağır yazıyorsun, zorlanıyoruz” diyen dostlara laf düşürmeyeyim.

Ama benim anlamadıklarım şunlardır sevgili dostlar; sanatçıyım, şairim, yazarım, bilmemne yazar-sanat örgütüyüm, o örgütün temsilcisiyim diye kasım kurum dolaşanlardır. Ötekilerle, bir garip ahvali yaşayıp gidiyoruz. Bu encamımızdır, ne olacaksa olacaktır. Benim şaşakaldığım, asıl “bizim cenahtakiler”dir. Ne demek istiyorum?

Varoluş nedenini hala yitirmemiş üç-beş insan ve örgütlenme de olmasa, şu geçtiğimiz on beş yirmi günde anılması gereken insanlarımız anılmayacaktı. Arif Damar’dan Kazım Koyuncu’ya, Nazım Hikmet’ten Rıfat Ilgaz’a, Metin Altıok’tan Behçet Aysan’a, Asım Bezirci’den Rıfat Ilgaz’a… Birini eksik bıraksan, gökyüzünün ve yeryüzünün kalbi incinir, nice insan, nice sanatçı, nice güzel atlar ustası… Kim anacak bunları? Kamu mu, devlet mi, medya mı? Kim unutulmamasını sağlayacak?

Hiç dolandırmadan soruyorum, dilden fotoğrafa, edebiyattan sinemaya, nerededir duayenler, örgütlenmeler, örgütlenmelerin başında duranlar… Onların gerçek görevleri, sahi nedir? Bin bir meşakkatle düzenlenen etkinliklerde, protokol krizine girmek, göremeyince bağırıp çağırmak, insanı bir iş yaptığına yapacağına pişman etmek mi? Küçük olsun benim olsun diyerek, kendi mensuplarının bile haberi olmayan işler yapmak mı? Yerel yönetimleri hedef tahtasına koyup, sorgulamaktan, tehdit etmekten öteye geçememek mi?

6 Temmuz 1995’te, Alaçatı’da bir yazarı yitirmiştik. O yazı emekçisi, UNESCO’un “Index Translationum”una göre Türkçeden yabancı dillere yapıtları en çok çevrilen dördüncü yazarımızdır. 12 Eylül’e ve şeflerine dünyayı dar eden, bir yiğit demokrasi, barış ve özgürlük insanıdır. Kurduğu vakıfla ve yaşamı boyunca gösterdiği duruşla, aydın ne demektir, sanatçı ne demektir sorularına yanıt veren ve hepimize hala boy aynası tutan bir yurtseverdir. Kimden mi söz ediyorum? Elbette Aziz Nesin’den. Kim anacaktı, kim küçücük de olsa gazete ilanı verecekti, kim Alaçatı denizine üç karanfil atacaktı? Paçalı Tavuk Derneği, ya da Haraptar Köyü Sulama Kooperatifi mi?

Unutmak, vazgeçiştir. Vazgeçenlerden sıkıldım. Siz ne alemdesiniz?

Related Images:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın