Eski kadınlar 2025-04-04 23:40:04
Yazar: Semra Yeşil
Yıllar önce okuduğum bir yazıda şöyle diyordu:
"Eğer hayatı anlamak istiyorsanız, eski kadınlarla konuşun, onlarla vakit geçirin, hikâyelerini, anılarını dinleyin…"
Ne kadar da doğruydu. Yazının içeriğinde öyle çok bilgi vardı ki her ne kadar bu tür yazıları arşivime alsam da o yazıyı bir türlü bulamadım. Ben de belleğimde kalanlarla ve kendi hayatımdan gelmiş, geçmiş bir eski kadından esinlenerek yeni bir yazı oluşturmaya karar verdim.
Ah o eski kadınlar… Olmazı olduran, yoktan var eden, imkânsız nedir bilmeyen kadınlar… Eminim bu cümleleri okuduğunuzda sizlerin de aklına hemen geliveren eski kadınlar…
Eski kadınlar denince, benim aklıma ilk gelen babaannem olur. Çünkü anneannemi hiç tanıyamadım. Eğer tanısaydım emimim ki o da bendeki bu tanımlamaya bire bir uyardı. Zira annemin hakkında anlattıklarından bu sonucu çıkarmam hiç de zor değildi.
Evet, babaannem bana göre tam da bir eski kadındı… Dün eski fotoğraflara bakarken, onun fotoğrafını görünce aklıma geliverdi onu anlatmak. O fotoğraf aslında son kitabımdaki bir kadın tiplemesine esin kaynağı olmuş haliydi. Onun için ortalıkta duruyor, arada sırada baktığımda bana, “Ne kadar da güzel ve şıklarmış” dedirten, kardeşiyle birlikte çekildikleri, o zaman dilimine göre son derece modern ve şık giysileriyle çekilmiş bir fotoğraftı.
Gerçi ben babaannemi ilk hatırladığımda yaşlanmış olsa da yine de dönemine göre çok şık ve kaliteli giyinen bir kadındı. Böyle söylediğime bakmayın, o zamanlar insanların dolaplar dolusu elbise ve ayakkabıları yoktu elbette. Bir ya da iki tane temiz, şık ve gezmelik kıyafetlerini yıllarca giyerler, biraz eskirse ya da modelinden sıkılırlarsa ters yüz edip, şeklini değiştirerek yeni bir model yaratıp, elbisenin ömrünü uzatırlardı.
Ne demiştik? Onlar ki eski kadınlar, yoktan var edenlerdi…
Biz üç kardeş babaannemlerde kalmaya bayılırdık. Çünkü o, onlarda kaldığımızda bizi oyalasın diye türlü türlü icatlar yapardı. Bu haliyle bize bir mucit gibi gelirdi. İcatlarından en sevdiğimiz ise bez bebeklerdi. Önce biri daha uzun biri daha kısa tahta çubuğu birbirine çatar, sonra etrafına dikişlerden artmış kumaş parçalarını sararak bir gövde oluşturur. Üzerine de bizim küçülmüş elbiselerimizden birini giydirdi mi alın size şahane bir bebek. Evdeki gerçek bebeklerimizi aratmayan o bebek sizi bütün gün oyalar, o da işlerini rahatça yapardı.
Babaannemlerde kalmayı çok severdik dedim ya bu genellikle şöyle gerçekleşirdi:
Akşam onları ziyarete gidildiğinde, dönme vakti yaklaşırken orada kalalım diye uyuma numarası yapınca, annemler her ne kadar bunun numara olduğunu bilse de “Kızlar uyudu, olmazsa kalsınlar” diyerek bazen birimizi ya da ikimizi orada bırakırlardı. Her ne kadar babaannem “Üçü de kalsın” dese de annem babaannem çok yorulur diye bırakmak istemez, bazen bizi kandırmak için “Ama pijamaları yok, kalamazlar” dediklerinde gözümüzü açar, “Babaannem bize ceketten pijama yapar” deyip, tekrar gözlerimizi kapardık.
İşte, babaannemin eski kadınlığı bu durumda da kendini göstermeye hazırdı. Evet, babaannem bize ceketten pijama yapardı. Ceketin kollarını bacaklarımıza geçirerek, üstten de bağladı mı alın size pijama… Gece uyanıp tuvalete gitmek istediğimizde, uykulu haliyle o pijamayı üstümüzden nasıl çıkarıyordu, onu gerçekten hatırlamıyorum, ama babaannemin hiç mi hiç şikâyet etmediğini çok iyi hatırlıyorum.
Hatırladığım başka bir şey de biraz daha yaşlandığında gece bahçedeki tuvalete götürmek zor olduğu için odanın kapısına bir lazımlık koymasıydı. Bugünden o güne doğru baktığımızda "Ne zor işlermiş" demek az gelir, ama babaannem için her zaman her şeyin bir çaresi vardı…
Masanın iki ayağına bağlayarak yaptığı ve “çingen salıncağı” diye tabir ettiği salıncaktan söz etmeden geçemeyeceğim. Hayal meyal mi hatırlıyorum, yoksa anlatıldığı için hatırladığımı mı zannediyorum, ama bildiğim tek şey orada kaldığım zamanlarda kendimi çok mutlu hissettiğim…
Unutmadıklarım arasında akşamları yatakhaneye dönüşen oturma odasındaki divanların altındaki kuru yemiş ve çerez sepetleriydi. Sepetlerin içinde kurutulmuş erikten, kayısıya, leblebiden nohuta ne ararsanız bol bol bulunurdu. Ancak dedem, “Çocuklara biraz yemiş çıkar Huriye Hanım” dediğinde hepimize birer avuca sığacak kadar çıkarırdı. Dedem, “Pintilik etme Hurim, çocuklar bol bol yesinler” deyince de “Anaaa hepsi bir günde mi bitsin? Bunun yarını da var, öbür günü de var” diyerek dedeme içerlerdi. Haklıydı da neredeyse hayatları boyunca savaşlar nedeniyle kıtlık görmüşler, her şeyi tasarruflu kullanmaya alışmışlardı.
Evet, eski kadınlar tasarrufu çok iyi bilirlerdi. Eve ne alırlarsa alsınlar, bir yerlerde mutlaka bir de yedeği olurdu. Zengin değillerdi, ama hiçbir zaman da yokluk çekmemişlerdi. Bir şey istediğimizde onun "Yok" dediğini hiç hatırlamıyorum.
Bu tedbirli davranışları bazen komik olayların yaşanmasına da sahne olurdu. İşte yine olayı mı, anlatılanları mı hatırladığımdan emin olamadığım bir sahne…
Evde mevlid okunuyor, annem ve halalarım da şerbet ikramı yapıyorlar. Ancak bir süre sonra şerbetin üstüne konulan kavrulmuş bademler bitiyor. Annemle halam misafirlere mahcup olacaklarını düşünerek telaşa kapılıyorlar. Babaannem, “E ben size biraz hesaplı koyun demedim mi? Ne yapacaksınız şimdi?” diye annemle halama içerlemiş gibi davranıyor, bizimkiler de ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Çünkü o zamanlar ha deyince bademin bulunup, kavrulacağı bir durum yok. Neyse, babaannem biraz daha bekleyip, sakladığı yerden yedeklediği bademleri çıkarıyor çıkarmasına da annemle halam bu süreçte bayağı sıkıntı çekiyorlar, onun bir daha biterse diye ikinci bir yedeği daha olduğunu bilmeden…
Bir gün de yine babaannemle halam annemin gününe (her ayın 14’ü) gitmek için evden çıkıyorlar. Babaannem deve tüyü rengi tayyörünün içine dantel işlemeli bluzunu giymiş, ipek şarpasını bağlamış, gezmeye giderken giydiği topuklu ayakkabılarına uygun vidala çantasını koluna, özel günler için gözü gibi sakladığı inci kolyesini, elmas küpelerini ve tek taş yüzüğünü de takmış, yasemin kokan kolonyasını sürmüş, halam ise yeni diktiği paltosunun altına giydiği ayakkabılarına uygun gezmelik çantasını koluna takmış bir şekilde Basmane Garı'nın karşısındaki troleybüs durağına doğru aceleyle inerken, her zamanki gibi kapısının önünde oturan Naile Hanım Teyze, “Nereye böyle ana kız acele acele?” diyerek yollarını kesiyor.
Babaannem, bir yere giderken yolda karşılaştığı kişi, “Uğur ola Huriye Hanım?” yerine “Nereye?” derse birkaç adım geri döner, soruyu soranın soruyu “Uğur ola?” diyerek tekrar sormasını isterdi. "Herhalde daha önce bu şekilde sorulmadığında başlarına kötü bir şey gelmiş olmalı ki kendine göre böyle bir inanç geliştirmiş" diye düşünürdük. Naile Hanım Teyze bunu bildiği halde sohbet hoşuna gittiğinden mi, yoksa çocukluk arkadaşı babaannemi kızdırmak için mi bilinmez, her defasında aynı şeyi yapar, ağızlarından lafı almadan da bırakmazdı.
Babaannem keyifliyse kapı önünde onunla uzun uzun sohbet etmeyi severdi, ama epeyce geç kaldıkları için "Güzelyalı’ya Fitnat’ın gününe gidiyoruz. Hadi oyalama bizi” diyerek yanından hızlıca ayrılıp, yollarına devam ediyorlar. Şehit Fethi Bey Ortaokulu’nun önünden geçip, Altınpark’ın önüne geldiklerinde bu defa da halamın alışverişten dönen arkadaşı Çiçek’i çınarın altında dinlenirken görüyorlar.
Çiçek, babaannemin huyunu bildiği için, “Uğur ola, böyle giyinmiş kuşanmış?” derken babaannem, “Kızım Çiçek, oyalama bizi, troleybüse yetişeceğiz, sonra anlatırız” diyerek Çiçek’i de atlatıyor. Şanslarına durağa gelir gelmez troleybüs geliyor. Halam biner binmez çantasını açıp, para cüzdanını arıyor ama olmadığını görünce başından aşağıya kaynar sular boşalıyor.
Babaanneme, “Anne, para cüzdanım öbür çantamda kalmış, ne yapacağız şimdi, sende para var mı?” diye hayıflanırken babaannem duyarsız, “Bende de yok kızım” diyor, ama annesinin huyunu bilen halama bu pek de inandırıcı gelmiyor. Biletçi yaklaştıkça halamın telaşı artıyor, ama troleybüsün boynuzunun düşmesi halama az da olsa zaman kazandırıyor. Çantasının diplerinde kalmış bir para olabilir düşüncesi ile çantayı oldu gibi boşaltıyor ama ne gezer, para falan yok.
İçinden, “Ne yapayım, söylerim biletçiye, bir sonraki binişimizde veririz” diye düşünürken, babaannem dayanamayıp sessizce, “Olmazsa bozdurayım” deyiveriyor. Halamın, “Neyi bozduracaksın anne?” sorusuna, “Çantamdaki 20 lirayı” sözleriyle cevap veren babaannem biraz mahcup, biraz da üzgün, ama halam kızsın mı sevinsin mi bilemiyor… Rahatlıyor, ama akşam eve dönünce bu konu aralarında epey bir tartışma konusu oluyor…
Canım babaannem… Biz bu hikâyeyi zaman zaman aile arasında anlatır, güleriz, ama aslında babaannem için pek de gülünecek bir şey değildir. Yaşadıkları dönemin şartları gereği sıkıntı çekmiş bir neslin en güzel örneklerinden biridir babaannemin davranışları. Yokluk çekmemek için her zaman tedbirli ve temkinli olmak, çocukları bir şey istediği zaman “yok” dememek için onların yedeklerinde hep paraları ve yiyecekleri olmalıdır.
Küçücük evinden gelen kira geliri onun hep güvencesi olmuş, o parayı har vurup harman savurmamış, çantasının en dip köşesinde, yatakların, yorganların altında saklamıştır. Biz eğer bugünden o güne bakıp da troleybüste parayı bozdurmaya hemen karar veremediği için “Babaannem ne kadar da pinti kadınmış, halama sıkıntı çektirmiş” dersek yanlış yapmış oluruz.
Doğrusu; bu davranışını çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşamış olduklarını göz önünde bulundurarak değerlendirmektir. Anladığım kadarıyla, elindeki (o zamana göre büyük) parayı bozdurmadan saklayarak koruyor, bozdurursa çarçur olacağından korkuyordu.
Babaannemle ilgili daha buna benzer pek çok hikâye var, ama ben biraz da çocukluğumdan zihnimde kalmış bazı yaşam şekillerinden kısa kısa söz ederek hatırlanmasını sağlamak istiyorum…
Mesela babaannemlerin bahçesi envai çeşit meyve ağacı ile bezeli bir bahçeydi. Bahçede herkesin bir ağacı vardı. Elbette bu dağıtımı dedem yapmıştı. Zamanları geldiğinde erikler, kayısılar, dutlar toplanır, yenir, komşulara dağıtılır, ama belli bir zaman sonra taze bir şekilde muhafazası güç olduğundan babaannem meyveleri bir güzel kaynatır, sonra temiz bir tülbetin üstüne incecik serer, bahçedeki masanın üzerinde kurutarak pestil yapardı. Böylece meyveler çürümeden yenilmeye devam ederdi.
Babaannemin yaptığı erik ve kayısı pestillerine bayılırdım. Hem de hiç para harcamadan bizler için atıştırmalıklar hazırlamış olurdu. Aynı şekilde yerlere dökülmüş dutları toplar, güzelce yıkar, taraçada kurutur, kış için saklardı. Ancak bu işin en zor yanı kurumaya bırakılmış meyveleri dedemin bahçede beslediği kıymetli kedilerinden korumaktı. Bunu nasıl beceriyordu pek de hatırlamıyorum açıkçası…
Reçele gelince… Bu meyvelerin bir kısmı da reçel olurdu elbette. Reçeller ocakta pişirildikten sonra büyük, yuvarlak bir tepsiye koyularak üzerine bembeyaz tülbentler mandal yardımıyla gerilir, yine bahçedeki masanın üzerine bırakılır, reçel güneşte birkaç gün kaldıktan sonra alınarak kavanozlara doldurulurdu. Güneşte pişen reçelin tadına doyum olmayacağını o günlerde öğrendim…
Tarhana ve salça yapımı ise ayrı bir ritüel… Üretim yeri yine o zamanlar bana devasa büyüklükteymiş gibi gelen küçücük bahçe. O bahçenin dili olsa da bunları anlatsa diyeceğim ama ne yazık ki yerinde yeller esiyor. Çünkü babaannem ve dedemin vefatından sonra elden çıkarılan evin yerinde bahçesi de kullanılarak yapılmış çok katlı bir apartman var. Bundan bir süre önce gittiğimde bahçenin olmadığını gördüğümdeki hayal kırıklığımı anlatamam…
Şimdi belki sizler "Bu anlattıklarını hâlâ yapanlar var" diyeceksiniz. Evet, bunları hâlâ yapanlar var, ama o günün lezzeti var mı acaba? O günün domatesleri, mis kokulu meyveleri var mı? Bir de benim babaannemin elinin lezzeti… O eski kadınların ellerinin değdiği her şey çok lezzetli olurdu sanki. Ne bileyim, belki de bana öyle geliyordu…
O okuduğum yazıdaki “hayatın anlamı” sözü bu lezzetlerde mi gizliydi? Yoksa onların hayata bakışlarında mıydı? Yoksa onca zorluk, onca sıkıntı çekmiş o güzelim insanların yüreklerinde taşıdıkları sevgi ve umutta mıydı?
Bunca laftan sonra yazıyı nasıl bağlayacağımı düşünürken, aklıma gelen ilk cümle “Acaba biz onlardan öğrendiğimiz o kadim bilgileri geleceğe yeterince taşıyabiliyor muyuz?” oldu. Ben kendi adıma az da olsa, elimden geldiğince geçmişten aldığım bilgileri yazarak geleceğe taşımaya çalışıyorum diyebilirim. Bu yazıları yayınladıktan sonra da okuyuculardan gelen mesajlar da konuyu geliştirmeme yardımcı oluyor. Keşke daha fazlasını yapabilsem… Düşündüm de belki de yaparım, kim bilir…
Sevgilerimle eski kadınlara selam olsun…